7 Ocak 2015 Çarşamba


Derdin dert değil! Keyfini çıkar…

2015’e girerken de, şimdi de nasıl bir mutsuzluk hali!
Neymiş, iş’te işler yolunda gitmiyormuş. Kimin ne yaptığı belli değilmiş. Kimin ne yapacağı da… Kifayetsiz, hadsiz, keyifsiz, yönetici olmayan yönetici müsfetteleri tarafından yönetiliyormuşuz. Sonumuz belli değilmiş… Öl bari! Endişeden öldü yazarlar mezar taşına da!
Kızdım, çok kızdım kendime!
Dert olmayan kendi dertlerimle herkesi sıktığım için, dertleri bahane ettiğim için, hadsizlere bunu bahane olarak kullandırmaya fırsat verdiğim için, derdimin hiç de öyle dermansız bir dert olmadığını anladığım için… Benzer kötü tecrübeleri örnek aldığım için… Yüreğime endişe salanlara izin verdiğim için… Kalbimin sesini hiçbir zaman dinlemeyip mantığımın esiri olduğum için! Korkmaktan korktuğum için! Denemekten korkup kaçtığım için! Endişeden, başta beynim olmak üzere bütün organlarımı perişan ettiğim için! Özellikle çatılmaktan yorulan kaşlarım, ağlamaktan boğulan gözlerim, stresten sıkışan yüreğim için!
Nasıl bir eziyettir bu. İnsanın kendisine edebileceği en büyük işkence! Düzeltilebilecek sorunları, kartopuna çevirip altında ezilmek. Sanki bütün dünyayı ben taşıyorum sırtımda. Sanki kimsenin başka dertleri, sıkıntıları yok! En alası var! Başa çıkılması en zorlarından!
Yok benim yok!
Yok saymaya çalışmıyorum ama çok kolay düzeltilebilir sorunlar olduğunu biliyorum.
Nerden başlamalı, nasıl yapmalı? Yol arıyorum.
Önce ruhumu özgür bırakmak istiyorum. Ki yaşayabilsin!
Sonra çocuklarımla mutlu olmak istiyorum. Ki dünyanın en kötü annesi olma duygusu silinsin!

Çalışmaya devam etmek istiyorum…

Sadece para kazanmaya yönelik çalışmak değil tabii. Spor yapmalı, yemek yapmalı, dil öğrenmeli, çiçek kurutmalı… Çocuklarımla ders dışında keyifli anlar yaratmalı… Analar, babalar, kardeşler hep aranmalı, onlar için de vakit geçirmek için zaman yaratılmalı. Okunmak üzere evin farklı köşelerinde dağ gibi yığılan kitaplar hatmedilmeli. Mutlaka ders çıkarılmalı!
Şu an haneme tek artı koyabildim. Sürekli şükredebildiğim için. Şükretmek beni en çok rahatlatan tek eylem şu anlarda…
2015’e yeni girdiğimiz şu günlerde bir de umutlu ve mutlu olursam!

Elçilik bir durum yok! Hayat güzel!


Melek Elitok

30 Ekim 2014 Perşembe

Brand Week İstanbul için heyecanlı bekleyiş!

Marka ve pazarlama dünyasının yıldızları İstanbul’a yağıyor…

Günlerdir gazetelerde ve sosyal medyada ilanları verilen, anonsları yapılan Brand Week İstanbul’u ben de heyecanla bekliyorum. Bu yıl ikincisi düzenleniyor. Geçen yıl yapılana maalesef katılamadım. Daha önce Yürekli Organizasyonun yaptığı Marka Konferanslarına katıldım. Bu organizasyonları kesinlikle çok başarılı, faydalı ve keyifli buluyorum. Bu dünyanın içinde olanların yanı sıra özellikle bu konuda eğitim alan gençlerin yakından takip etmesini ve katılmasını öneriyorum. Marka ve pazarlama dünyasının “1 Numara” isimlerini görmek, dinlemek gerçekten motivasyon kaynağı! Çok yaratıcı ve dinamikler…
4-8 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Brand Week Istanbul’un ana teması “Brands and Trends”! Bu konferansta; marka fikirleri havada uçuşacak, sonu olmayan marka hikayelerine yeni senaryolar eklenecek, yaratıcı fikirlerin ilham kaynakları araştırılacak, digital çağda yeni organlarımız tanıtılacak…
İşte bu büyük buluşmadan kendim için seçtiğim deneyimler:
4 Kasım - Martha Stewart: Yaşam tarzından içerik pazarlamaya, editörlükten büyük medya şirketlerine hükmetmeye giden yolda bir başarı hikâyesi.
5 Kasım - David Aaker: Dünyanın en önemli pazarlama profesörü David Aaker ve pek çok ünlü hoca sektördeki genç profesyoneller ve öğrencilerle Brand Academy seminerlerinde buluşacak.
6 Kasım - Sir John Hegarty: “Dünyadaki en saygın reklamcı” Sir John Hegarty’nin sadece reklamcılara değil tüm katılımcılara mesajı: “Yaratıcı fikirler insan hayatına değer katar. Bunu gölgede bırakacak şeylerden kaçının…”
7 Kasım - Eric Whitacre: Dünyanın en ünlü koro bestecisi, Grammy ödüllü Eric Whitacre aynı zamanda dünyanın en büyük sanal korosunu yönetiyor. 101 ülkeden 6000 şarkıcıdan oluşan koronun 70 kişilik bölümü ise Türkiye’den. Rezonans Grubu ve Eric Whitacre katılımcılara unutulmaz bir deneyim yaşatacak.

Elçiye zeval olmaz: “Kaçırmayınız!” derim.

Melek Elitok Tuncay

18 Ekim 2014 Cumartesi

45’lik ben; diyeceğim odur ki...

En basit haliyle anlatmaya çalışayım. Konuşmaktan yazmayı unutmuşum bu aralar gerçi...
Halbuki yazmanın yerini tutar mı konuşmak! Ağzından çıkanı duymaz hale gelene kadar konuşmak! Aman aman.. Büyük tehlike! Yaz işte, kelimeleri özenle seçerek. Kırmadan, dökmeden, düşüne düşüne, sindire sindire…  Ve en doğru şekliyle ifade et kendini. Şimdi öyle yapacağım.

45 yaşımı, 45'lik adlı barda kutladım. Önce duygusala bağladım, sonra mantığa!

Geleyim sadede… Sahip olduğun bir şeylerden kopmak hiç de kolay olmuyor. Yaşanmışlığı olan bir eşarptan, bir çantadan, bir şarkıdan bile… Ya; çok değer verdiğin bir insanoğlu veya kızıysa! Acı çeke çeke, kıza kıza  atıveriyorsun hayatından…  Belki koca, belki sevgili, belki çok yakın bir dost ya da arkadaş. Belki komşu... Ya da çok bağlandığın bakkalın, çakkalın, kasabın, markette her seferinde sohbet ettiğin kasiyer kızcağız! Önce gözün tutmuş, ısınmışsın. Frekans yakalamış, sevmişsin. Ortama, mekana, duruma göre paylaşıyorsun…

Bir gün!

Hiç beklemediğin bir şey yapıyor. Büyük bir kötülük, büyük bir yanlış, büyük bir kabahat değil belki… Sadece beklemediğin bir davranış! Sonra diyorsun ki; “Nasıl yani? Neden ki?”
Sonra diyorsun ki; “Hiç mi?..... ”

Ve sonra anlıyorsun ki; sahiplenmemek lazım!
Elçi, şu anki ruh haliyle diyor ki:
“Mal, mülk, para, insan biriktirme! Çıplak geldik, çıplak gideceğiz.”



26 Nisan 2012 Perşembe

Eğitimin içinden, diken, diken!

Uzun zamandır fırsat bulamadığım yazı işime, en kritik konudan girerek hemen başlayayım. Yıllarca sağlık sektörünün içinde çalışmış biri olarak; sağlık sistemindeki karmaşadan sonra eğitim sistemi karmaşasına da direk tanık oldum. Hem eğitim sektöründe çalışarak hem de veli olarak! Şimdiye kadar, rahat anne-baba tavrı takınarak en doğal imkanlar içerisinde okul meselemizi yoluna koymuşken, sınav gerçeğiyle yüzleşmek bizim de stresimizi, endişemizi arttırdı… Bunu yaşayan milyonlarca velinin “Bir zahmet!” diyeceğini şimdiden duyar gibiyim!
Hürriyet Gazetesi’nde Sedat Ergin köşesinde, YGS ile ilgili değerlendirmelerinin 3.gününde Prof. Dr. Ziya Selçuk hocanın görüşlerine yer vermiş. Prof. Dr. Selçuk, “YGS sonuçlarına göre bu çocuklara başarısız demek acımasızlıktır. Bu sınav, matematik, Türkçe, sosyal ve fen konularını öğrenmiş olan öğrencileri değil, 1 dakikada soru çözebilenleri seçiyor. 2, 3, 4 dakikada çözebilenler de sınavda sorulan konuları öğrenmiş olabilirler” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Bu sınavlar çocukluğu, yeteneği, umudu öldürüyor. Eğitim sistemi sınavların şantajına boyun eğiyor. Bu sınavları kaldırmak için gereken tek şey irade.”
Arkasından, Habertürk’ten arkadaşım Pervin Kaplan’ın köşe yazısını da okudum. Pervin Kaplan’ın can alıcı cümlelerinden:

 “Çocuklara zorla sınıf geçiriliyor. Lise birinci sınıfta bugün heceleyerek okuyan öğrenciler olduğunu söylesem… Okula başlayan çocuk, işte böyle mezun oluyor. Bir şey öğrenip öğrenmediği kimsenin umurunda değil!”
Paniğim arttı. Endişem en üst seviyeye yükselmiş durumda!

Özel okul, dersane, özel hoca, üniversiteye giriş derken... Her çocuklu insan bu sistemin içinde! Son YGS sınavı, ilkokuldan başlayıp üniversiteye uzanan süreci özetliyor. İster devlet okulu, ister özel okul, isten meslek okulu vs. olsun, genel eğitim sistemi içindeki sıkıntılar hepimizi doğrudan etkiliyor. “Benim çocuğum nasılsa özelde!” ya da “Benim çocuğum çok zeki ve çalışkan!” diyenler de olsa, genel gerçekleri değiştirmiyor! Çünkü; bu çocuklar birlikte büyüyor, yarın birlikte çalışacak ve birlikte yaşayacaklar.
Bu gerçekleri; okullu 2 çocuğu için, özel ders, özel dersane çarkına itilmiş, sistem tarafından kakılmış bir anne olarak yaşıyorum.  Ben farkındayım, çocuklarım da farkında…
23 Nisan haftası içinde, herkes yazdı, çizdi… Çocuklarımızın, eğitimin bütün imkanlarından eşit yararlanabileceği adil bir sistem ve bu sistem içinde, yeteneğe, yaratıcılığa ve bireyselliğe açık okullar istiyoruz.

Ben de; panik, kaygı, endişe vs… gibi her türlü duyguyu yaşadığım şu günlerde, elçiye zeval olmaz diyerek, son sözümü söylemek istiyorum:

Bize, gelecek kaygısı yaşatmayın!

Melek Elitok Tuncay

5 Mart 2012 Pazartesi

Kendini tanı, farklılıklarını keşfet, daha iyi öğren!

Öğreniyoruz ama nasıl öğreniyoruz? Duyarak ya da dokunarak, yatarak ya da oturarak, belki de hareket ederek! Bunun da bir stili var! Önce kendini tanıyacaksın, sonra farklılıklarını keşfedeceksin, sonra daha iyi öğreneceksin!

Tam öğrenmenin hedeflendiği Bilfen Okulları’nda, çocuklara üçüncü sınıfta “Öğrenme Stilleri Testi” uygulanıyor. Altıncı sınıfta tekrarlanıyor. Ders anlatımları testin sonucuna göre düzenleniyor. Kimi çocuk görsel, kimi işitsel, kimi dokunsal, bazıları ise kinestetik stillerinde daha iyi öğreniyor. Ayrıca, öğrenmede etkili olduğu tespit edilen ortamdaki ses, ışık, sıcaklık gibi faktörler de dikkate alınıyor.

Öğrenme Stilleri Zirvesi Toplanıyor!

Dunn&Dunn Öğrenme Stilleri Modeli’nin Türkiye’de ilk, dünyadaki 34. merkezi olan Bilfen Okulları, Çamlıca Kampüsü’nde 10 Mart Cumartesi günü, Prof. Dr. Ziya Selçuk, Susan Rundle ve Dr. Louis Favre’in katılımıyla “Öğrenme Stilleri Sempozyumu” düzenliyor. Dunn&Dunn Öğrenme Stilleri Modeli, “herkes öğrenebilir!” ilkesinden yola çıkıyor ve öğrencilerin akademik başarılarını artırarak yaşam boyu öğrenme becerisine sahip, sosyal yaşamda mutlu bireyler olmalarını hedefliyor. Sempozyuma, akademisyenler ve eğitimciler katılıyor. Uluslararası Öğrenme Stilleri Ağı (International Learning Styles Network)’nın 34. Merkezi,  Türkiye’de Bilfen Eğitim Kurumları.  Bu model, 1960’lı yıllarda Prof. Dr. Rita Dunn tarafından geliştirilmiş ve günümüzde 800’den fazla araştırmayla desteklenmiş.  Bilfen Okulları’nda her öğrenciye, kendini değerlendirebileceği yaş olgunluğuna ulaştığında, kültürel adaptasyonu ve çevirisi Prof. Dr. Ziya Selçuk’un danışmanlığında gerçekleştirilen Öğrenme Stili Envanteri (ELSA veya LSCY) uygulanıyor. Sonuçları; öğretmenlerine ışık tuttuğu gibi ev ortamında da anne babaların, ‘çocuklarının en iyi öğrenebileceği ortamı’ sağlamaları açısından da değerlendirilerek paylaşılıyor. Yapılan bilimsel değerlendirmelerle hem öğrencisinin öğrenmedeki ihtiyaçlarını fark eden hem de kendi stilinin farkında olan öğretmenler, müfredattaki konulara uygun olarak hazırladıkları ders içeriklerini ve eğitim yöntemlerini öğrenme stillerine uygun olarak şekillendiriyorlar.

Hatta bu test, bazı ünlü velilere de uygulanmış! Fenerbahçe’nin ünlü futbolcusu Alex De Souza, “her koşulda” öğreniyor, oyuncu Şafak Sezer “hareket halindeyken” öğreniyor, tiyatrocu Volkan Severcan, “parlak ışıkta” daha iyi öğreniyor. Bir zamanların ünlü futbolcusu Oktay Derelioğlu ise “okumaktansa dinlemeyi” tercih ediyor.

Keyifli öğrenme başarıyı da artırıyor

Öğrenme bu kadar keyifli hale geldiği için ve öğrenci de kendisini yetkin hissettiği için bilgi de daha kalıcı oluyor.  Öğrencilerin, öğrenme tercihleri dikkate alındığında kendilerini daha başarılı gördükleri ve okula karşı olumlu tutumlar sergiledikleri araştırmalarla ortaya konuluyor.  Bilfen Okulları, “Uluslararası Öğrenme Stilleri Merkezi” olmanın sorumluluğuyla, çevresindeki devlet okullarında da bu sistemi uygulayarak, öğrencilere ve eğitimcilere destek oluyor.

Elçiye zeval olmaz; öğrenmenin yaşı yok!
Melek Elitok Tuncay

12 Ocak 2012 Perşembe

minik TEMA: Haydi çocuklar doğaya!

TEMA deyince benim için, akan sular durur! Gerçi durmasın, işin doğasına aykırı olur….
Biliyorsunuz TEMA; Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı. 

Geçtiğimiz yıl, Milli Eğitim Bakanlığı ve TEMA Vakfı, okul öncesi çocuklar için minik TEMA Programı adıyla doğa eğitim programı başlatmış. 2012’de de 40 ilde 400 okulda 20 bin çocuk için uygulanarak program devam ettiriliyor.

Malum, Türkiye’de gündem o kadar yoğun ki, habere boğulmuş durumdayız. Bu arada gönüllülerin yaptığı yüzlerce güzel işlerden bir tanesine tesadüfen tanık olunca insan mutlu oluyor! Dün gece, işte bu program için Günay’da düzenlenen organizasyonundaydım. TEMA Genel Müdürü Serdar Sarıgül’ün yaptığı konuşma dikkat çekiciydi. Sarıgül, yapılan araştırmaların, çocukların giderek doğayla bağının koptuğunu, daha az hareket ettiklerini, duyularını daha az kullandıklarını, “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu” teşhisi konan çocuklarımızın sayısının ciddi şekilde arttığını ortaya koyduğunu söyledi. Günümüz çocuklarının, “kutulanmış çocuklar” olarak tanımlandığını da söyleyince diken diken oldum! Üstüne, “fiziksel ve ruhsal olarak ‘doğa yoksunluğu sendromu’ yaşıyorlar” dedi, koptum!

Hafta sonları, yağmur, çamur demeden çoluk çocuk Yıldız Parkı turlarımızı hatırlayınca içime biraz su serpildi… Benim çocuklarım hafta sonları, toprağın kokusunu duyuyor, ağaçlara dokunuyor, sincapların ve kuşların peşinden koşabiliyor, göldeki ördeklerle ekmeklerini paylaşıyorlar diye mutlu oldum kendi kendime…

Doğada vakit geçiren çocuklar daha yaratıcı, daha dikkatli, duyularını ve bedenlerini daha iyi kullanan, sezgilerini ve hayal güçleri kuvvetli, özgüvenleri yüksek ve okulda başarılı çocuklar oluyor; bunları hepimiz biliyoruz.

“Toprak Dersem Çık!”

Cemiyet hayatının ünlü isimlerinin katıldığı gecede Serdar Sarıgül, Minik TEMA Programı’nı özetle şöyle anlattı:
“Okulda çocukları sınıflardan çıkararak, evde ise bilgisayar ve TV başından kaldırarak doğal alanları keşfetmeye, doğayla anlamlı bir bağ kurmalarına, doğayı keşfetmelerine fırsat yaratıyor. Minik TEMA programı ile hem öğretmenlerin hem de çocukların ekolojik okur yazar olabilmeleri için öğretmen eğitimleri uygulanacak. Bu eğitim paketi Milli Eğitim Bakanlığı programına uygun hazırlanıyor. Program kapsamında doğa etkinlikleri ve oyunları içeren öğretmen kılavuz kitabı, çocuklar için gözlem kutuları, doğa hafıza oyun kartları, toprak ve meşe ağacı posterleri ve TEMA çocuk kitabı gibi materyaller hazırlanıyor.

Çocukların doğa ve oyun haklarını geri vermek gerekiyor çünkü doğayı ve doğada oyunu çocuktan esirgemek onlardan oksijeni esirgemek gibidir. Minik TEMA ile çocukları dışarıya çıkarmış, oyunla ve keşfederek öğrenmelerini sağlamış, öğretmenleri açık hava etkinliklerine teşvik etmiş, doğaya duyarlı ve sağlıklı bir nesil yetiştirmiş olacağız. Geleceğimiz çocuklarımızdır.”

Bu programın sürdürülebilmesi için geceyi organize eden Minik TEMA gönüllüsü Sema Öztürk, okul başına bu programı sahiplenme bedelinin 2500 TL. olduğunu söyleyerek, geceye katılan 60 kişiden söz aldı. Söz verenler arasında Orhan Gencebay, Semra Özal, Esra Ceyhan, eski futbolculardan Oktay Derelioğlu, Tugay Kerimoğlu da vardı.

Destek olmak isteyenler; TEMA Vakfı Kaynak Geliştirme Bölümü’ne başvurmanız yeterli…

NOT: Elçiye zeval olmaz. Başvurmak isteyenler için 0212 283 78 16/165

Melek Elitok Tuncay

29 Aralık 2011 Perşembe

Bu da benim şükürnamem!

Keyifle takip ettiğim, hem Kelebek hem de Elele’de  yazan  4 Yapraklı Yonca, yani Yonca Tokbaş, 2011 Hesapnamesi’ni yapmış. Hayalnamesini hazırlamış. Yıl bitiyor, hesap kitap zamanı tabii!

Elimi çabuk tutuyorum, ben de F klavyeme sarılıyorum. Şurada 3 gün kaldı yeni yıla… Evde çocuklar çoktan yaptı bile. Bu yıl neler istediler, neleri olamadı… Yeni yıldan neler bekliyorlar, dikkatimize sundular.  Ikea  tasarım, yeni yıl ağacımıza astılar.
 Bu “Şükürname” bana çok uyar diyerek ben de bloğuma yazıyorum; yukarıdakinin dikkatine! 2011’e değişikliklerle girdim, yeniliklerle çıkıyorum. Ve yine şükür diyorum!

Bu cesaretsizlikle, bu stres topu halimle nasıl karar veriyorum, vallahi bilmiyorum. Karar filan veremiyorum zaten. Kimilerinin evrene gönderdiği, kimilerinin meleklere yüklediği işi ben de Allah’a havale ediyorum. “Sen bilirsin!” deyip işin içinden çıkıyorum. Şükür ki, beni olmam gereken yere, ‘zamanı geldi geçmeden, hareket et!” diyerek götürüyor. Dostlarım da sağolsun… Onlar da ittiriyor, cesaretlendiriyor, teraziyi dengelemeye çalışıyorlar. Bu kadar kararsız arkadaşları olduğu için, geçici bir süre deliriyorlar ama hep yanımdalar. Şükür!
Çok kırgın, çok keyifsiz girdiğim 2011’in de hakkını vermek istiyorum. Bol bol kendimi dinlediğim, yogaya başladığım, kocamla, yazın boğazda, kışın Yıldız Parkı’nda sincaplar eşliğinde yürüyüşler yaptığım, hatta yıllarca sağlığın içinde olup doktorlardan köşe bucak kaçan ben, sonunda check-up bile yaptırdığım, sosyal medyaya daldığım, sevgili bloğumu açtığım, yeni bir başlangıçla kapatmaya hazırlandığım güzel bir yılı geride bırakıyorum. Şükür!

Değiştiremedim şeyler de var tabii. Çocuklarıma dair vicdan azaplarım devam ediyor. Önce yapıyorum, sonra vicdan azabından ölüyorum. Hala eskiyen koltuklarımdan, yemek odamdan da kurtulamadım.  Yogayı bir türlü düzenli hale sokamadım. Doğru dürüst para kazanamadım. Müzik, sinema kültürümü olduramadım. Yılan hikayesine dönen İngilizce derdime hala çare bulamadım. Hepsini 2012’ye devrediyorum.
2012’de önce çocuklarımla iyi geçinmeyi diliyorum. Onların başında sürekli, “hadi dersinizi yapın”, “hadi yüzünüzü yıkayın, dişlerinizi fırçalayın”, “hadi hazırlanın, evden çıkın”  diye bağıran anne olmaktan çok sıkıldım, yemin ederim. Yılın annesi olamayacağım kesin ama sabırlı ve anlayışlı anne olmak istiyorum. Şakır şakır İngilizce konuşmak istiyorum. Daha çok yürümeyi, haftada 3 gün yoga yapmayı istiyorum.  15 yıl önce hayallerimi süslemeye başlayan  “zenci popolu” olma halini hala hayal ediyorum. Beni zorunlu olarak emeklilik moduna sokanlara inat, yine deli gibi çalışmak, Yonca’nın deyimiyle yine ‘ota moka’ heyecanlanmak istiyorum. Önce sağlık ve huzur, ardından bereketli bol para ve seyahat diliyorum.

Yonca’nın ‘amin’lerine de el açarak eşlik ediyorum: Amin, amin, amin!!!

 Not: Bu yazıda da elçilik bir durum yok!

Melek Elitok Tuncay