29 Aralık 2011 Perşembe

Bu da benim şükürnamem!

Keyifle takip ettiğim, hem Kelebek hem de Elele’de  yazan  4 Yapraklı Yonca, yani Yonca Tokbaş, 2011 Hesapnamesi’ni yapmış. Hayalnamesini hazırlamış. Yıl bitiyor, hesap kitap zamanı tabii!

Elimi çabuk tutuyorum, ben de F klavyeme sarılıyorum. Şurada 3 gün kaldı yeni yıla… Evde çocuklar çoktan yaptı bile. Bu yıl neler istediler, neleri olamadı… Yeni yıldan neler bekliyorlar, dikkatimize sundular.  Ikea  tasarım, yeni yıl ağacımıza astılar.
 Bu “Şükürname” bana çok uyar diyerek ben de bloğuma yazıyorum; yukarıdakinin dikkatine! 2011’e değişikliklerle girdim, yeniliklerle çıkıyorum. Ve yine şükür diyorum!

Bu cesaretsizlikle, bu stres topu halimle nasıl karar veriyorum, vallahi bilmiyorum. Karar filan veremiyorum zaten. Kimilerinin evrene gönderdiği, kimilerinin meleklere yüklediği işi ben de Allah’a havale ediyorum. “Sen bilirsin!” deyip işin içinden çıkıyorum. Şükür ki, beni olmam gereken yere, ‘zamanı geldi geçmeden, hareket et!” diyerek götürüyor. Dostlarım da sağolsun… Onlar da ittiriyor, cesaretlendiriyor, teraziyi dengelemeye çalışıyorlar. Bu kadar kararsız arkadaşları olduğu için, geçici bir süre deliriyorlar ama hep yanımdalar. Şükür!
Çok kırgın, çok keyifsiz girdiğim 2011’in de hakkını vermek istiyorum. Bol bol kendimi dinlediğim, yogaya başladığım, kocamla, yazın boğazda, kışın Yıldız Parkı’nda sincaplar eşliğinde yürüyüşler yaptığım, hatta yıllarca sağlığın içinde olup doktorlardan köşe bucak kaçan ben, sonunda check-up bile yaptırdığım, sosyal medyaya daldığım, sevgili bloğumu açtığım, yeni bir başlangıçla kapatmaya hazırlandığım güzel bir yılı geride bırakıyorum. Şükür!

Değiştiremedim şeyler de var tabii. Çocuklarıma dair vicdan azaplarım devam ediyor. Önce yapıyorum, sonra vicdan azabından ölüyorum. Hala eskiyen koltuklarımdan, yemek odamdan da kurtulamadım.  Yogayı bir türlü düzenli hale sokamadım. Doğru dürüst para kazanamadım. Müzik, sinema kültürümü olduramadım. Yılan hikayesine dönen İngilizce derdime hala çare bulamadım. Hepsini 2012’ye devrediyorum.
2012’de önce çocuklarımla iyi geçinmeyi diliyorum. Onların başında sürekli, “hadi dersinizi yapın”, “hadi yüzünüzü yıkayın, dişlerinizi fırçalayın”, “hadi hazırlanın, evden çıkın”  diye bağıran anne olmaktan çok sıkıldım, yemin ederim. Yılın annesi olamayacağım kesin ama sabırlı ve anlayışlı anne olmak istiyorum. Şakır şakır İngilizce konuşmak istiyorum. Daha çok yürümeyi, haftada 3 gün yoga yapmayı istiyorum.  15 yıl önce hayallerimi süslemeye başlayan  “zenci popolu” olma halini hala hayal ediyorum. Beni zorunlu olarak emeklilik moduna sokanlara inat, yine deli gibi çalışmak, Yonca’nın deyimiyle yine ‘ota moka’ heyecanlanmak istiyorum. Önce sağlık ve huzur, ardından bereketli bol para ve seyahat diliyorum.

Yonca’nın ‘amin’lerine de el açarak eşlik ediyorum: Amin, amin, amin!!!

 Not: Bu yazıda da elçilik bir durum yok!

Melek Elitok Tuncay  

9 Aralık 2011 Cuma

Ben Menti! Mentorumu arıyorum!

Bir mentorum olsun, ben de menti olayım istiyorum. Benimle tecrübelerini paylaşacak, yaşadığı olumlu, olumsuz örnekleri anlatacak, farklı görüş ve düşünceler karşısında yönetebilme ve rekabet savaşında güçlü bir şekilde varolmayı öğretecek, farklı kapıları açmamda arkamdan itecek bir mentorla çalışmak istiyorum. Kısacası, damıtılmış tecrübelere ihtiyacım var!

Koçluk Şirketi Praesta ve Forbes Türkiye’nin ortak yürüttüğü, Ekim ayında Türkiye ayağı start alan “Şirketlerarası Mentorluk Programı” yaratıcısı PeninahThomson, programın üç ayda büyük ilgi gördüğünü söylüyor. Yönetim Kurulu Başkanları, CEO’ların desteğini alarak daha çok kadın üyenin yönetim kurulu koltuklarına oturmasını hedefliyor bu program. Türk iş dünyasının liderleri soyunuyor bu işe…  
Mentorumun talimatlarını dinleyeceğime söz veriyorum. Türkiye’de bu özel kulübün mentileri henüz belirlenmemiş. Ama mentorluk yapacak seçkin isimler hızla tamamlanıyormuş… Ben mentiliğe adayım! Buradan duyurulur!

Hala öğrenmem gereken o kadar çok şey var ki! 17 yıl oku, 22 yıl çalış! Öğren, öğren bitmiyor! Boşa söylememişler: Öğrenmenin sonu yok!  Zaten “zaman öyle hızlı akıyor ki…” demeyeceğim, çünkü zamanı kullanmayı hala öğrenemedim. “ Hayır!” demeyi de öğrenemedim. Bunlar en masumları… Daha neler var neler öğrenemediğim!
Eksiklerimi biliyorum, öğrenmeye, yetişmeye açığım. Makul düzeyde hırsım var.  Türküm, doğruyum, çalışkanım (:

Hedef odaklıyım. Yaşa takılmazsam bu kulübe gireceğim!
Bu kez elçi filan değilim. Mentorlar!!! Beni seçin, beni…


Not: Çok ciddiyim.

Melek Elitok Tuncay

1 Aralık 2011 Perşembe

Eyvah! Evde “ergen” var…

İlköğretim 6. Sınıf Fen kitaplarında işlenen ilk konularından biri ergenlik!  Eee güzel!
Üstüne, Fen öğretmeni  de diyor ki: “Çocuklar siz ergensiniz artık! “

Eyvahlar olsun! Bizim evdeki ergen adayı da, “Ben ergenim!” diyerek, yapması gerektiğini düşündüğü her şeyi yapmaya çalışıyor:
-Bağırmak, çağırmak, istediği konuda ısrarcı olmak
-Kapı çarpmak, kapalı kapılar ardında oturmak
-Ayna karşısında kendini seyretmek, makyaj yapmak
-Bağıra bağıra şarkı söylemek ya da müzik dinlemek
-Karşı gelmek, bir dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmak
-Dersleri askıya asmak!
-Ders çalışmayı “ineklik” olarak tanımlamak
-…………………………………………………………………

Ama ortada başka bir belirti yok! Henüz ergen filan değil. Her şeyin piresi var ya, bu da “Pre-Ergenlik Sendromu”  PES yani!
Çocukluktan ergenliğe geçiş dönemi olarak tanımlanan bu dönemde; fiziksel, cinsel ve psikolojik yönden değişimler ve gelişimler gözleniyor, okey.  Bizim ergen adayının ilk belirtileri davranışsal!

Ben, ergenlikle ilgili ciddi haberler peşinde koşarken evde ergenlik rüzgarlarının esmesine hazırlıklı değilmişim meğer… Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz hocamla, erken ergenlik, ergenlikte boy ve kilo artışı, ergenlikte büyüme hormonu eksikliği gibi tedavi gerektiren haberlerle ebeveynlerin dikkatini çekmeye çalışırken, bizim evdeki ergen adayı da kaprisleriyle benim dikkatimi çekmeye çalışıyor. Atilla hocayla bana özel pre-ergenlik konuşmam gerekiyor anlaşılan. Bilgileri mutlaka paylaşacağım. Eminim ergenliğe girmek üzere çocuğu olan herkesin ihtiyacı olacak!

Elçiye zeval olmaz; sözüm Fen öğretmenlerimize:
“Lütfen bizim çocuklara ‘ergensiniz, belirtiler bunlar, bunları yapabilirsiniz’ demeyiiiin!”

Melek Elitok Tuncay

8 Kasım 2011 Salı

Bayram ritüellerini seviyorum!

Kurban nasıl kesilir, uygulanan ritüeller nelerdir? Ben bilmem. Büyüklerimiz bilir, gereği yapılır!
Benim bildiğim ve sevdiğim bayramın geleneksel ritüelleri…

Ø  Bayramın ilk günü anneanne, babaanne ve dedelerle kahvaltı keyfi,
Ø  Büyüklerin elini öpme yarışı, çocukların harçlık telaşı!
Ø  Komşu çocuklarının tanıdık tanımadık kapı kapı dolaşmaları, sadece şeker de olsa mutlulukları!
Ø  Kuzenlerle, komşularla bayramlaşma turları,
Ø  Ardı ardına çay, kahve, tatlı ikramları!
Ø  “Kurban kesimi kaçta biter, beyler eve kaçta gelir?” ile başlayan, ilk kavurmanın kokusuyla doruğa ulaşan ve hep birlikte kavurmanın başına oturulan bayram sofraları!
İşte bu seromoni beni mutlu ediyor. Büyüklerimizi, küçüklerimizi sevindiriyor.
Her bayram özlemini çektiğim, bir sonraki bayramda yapmayı düşündüğüm, her seferinde günlük telaşlarla unutup kendime kızdığım, “eninde sonunda mutlaka yapacağım” diye kendime söz verdiğim başka geleneksel ritüeller de var. Çocukluğumun ritüelleri…

ü  Çocuklar için kolalı mendiller hazırlamak,
ü  Akide şekeri ikram etmek,
ü  Çocukların topladıkları harçlıkları bayram panayırlarında -lunaparklar diyelim- harcamalarına izin vermek,
ü  Uzaktaki akrabaların hepsini tek tek aramak gibi,

İstediğim ve hep ihmal ettiğim çocukluğumun bayram ritüellerini, gelecek bayramlarda yapmak için söz veriyorum.

NOT: Elçiye zeval olmaz… Sevgili çocuklar, gençler!  Bayramlar tatil değildir. Bayram ritüelleri keyiflidir. Öğrenin, yapın ve tadını çıkarın.

 Melek Elitok Tuncay


31 Ekim 2011 Pazartesi

Van çocuklarına okul çantası hazırlanacak!

Bize buralardan “sabır” dilemek düştü…  Karınca, kararınca, bütçelerimize göre katkıda bulunmak düştü…  Okudukça, izledikçe gözyaşları tutulamaz oldu… Üç  gün, beş gün değil. Daha çok zaman yardıma, desteğe, ilgiye ihtiyaçları var Vanlıların. Yaralar kolay sarılmıyor, acılar hiç unutulmuyor… Şükürler olsun ki, herkes her şeyi düşünüyor, üzerine düşeni yapmak için çırpınıyor. Oyuncak Müzesi kuran Şair Sunay Akın da, “çocukların canı oyun oynamak ister!” diye düşünmüş, oyuncak topluyor. Dün köşesinde Yılmaz Özdil yazmış. Oyuncak Müzesi’ne Salı’ya, Çarşamba’ya kadar teslim edin ki, bayramda oynasınlar demiş…    

Milli Eğitim Bakanlığı da 14 Kasım’da eğitim başlayacak diyor… Şimdi onlar, kalem, defter ister, çanta ister…  Tam da okumayı sökecekken çadırda yemek, ısınmak, hayatta kalmak derdine düştüler. Ama olsun;  okumayı da sökmek isterler, yarım kalan ödevlerini tamamlamak da… Çünkü hayat devam ediyor!
Van’daki depremin ardından şimdi suçlular aranıyor… Çünkü deprem öldürmüyor, çarpık yapılaşma, çürük binalar öldürüyor! Onlar araya dursun, ya biz İstanbullular! Büyük korkularla söylemeye bile dilimizin varmadığı İstanbul depremini hayal bile edemiyoruz.  1999 da, İstanbul’un kıyısına dokunan depremin Avcılar’ı nasıl yıktığını hatırlıyoruz! Ama bir yandan da, olası bir depremde çadır kurulacak, toplanılacak alanlara dikilen dev binaların yükselişine engel olamıyoruz! İstanbul’un dört bir yanında proje inşaatlar yapılıyor. Hepsi üstümüze üstümüze geliyor. 

Bu arada, depremle ilgili ne varsa masaya yatırılıyor… Dış yardım alınsın mı, alınmasın mı? Binalarda denetim “özelde mi, devlette mi olmalı?” Kızılay yetti mi, yetişti mi? Kredi başvurularında dairenin depreme dayanıklılığına bakılıyor mu? Yoksa önüne gelen kredi alıyor, aldığı kredide boğuluyor mu? Binalar rehabilite edilecek mi?  Yoksa depremde başımıza yıkılsın diye beklenecek mi?
Gözümüzün gördüğü, aklımızın yettiği odur ki; rant peşinde koşanlar bir karış boş alanı bile değerlendirerek bina yapmaya devam ediyor. Çaresizlik içinde İstanbullular olarak “Allah bizi depremden korusun!”  duasından başka elimizden bir şey gelmiyor.

Elçiye zeval olmaz; Vanlı çocuklar eğitime 14 Kasım’da başlayacaksa okul çantalarını hazırlamaya başlamak lazım!


Melek Elitok Tuncay

19 Eylül 2011 Pazartesi

Yaşasın! Okullar açıldı… Mezuralarınızı elinize alın!

Milli Eğitim Bakanlığı’nca, okullar açılmadan yayımlanan yazıda; “bedensel gelişimini tamamlayamayan çocukların ilköğretime kayıtlarının bir yıl ertelenebileceği” açıklandı. Buna göre; yaşıtlarına göre boy ve kilo artışı yavaşlayan çocuklar ya okul öncesi eğitime devam edecek ya da birinci sınıfa kayıtları bir yıl ertelenecek…
Bu kez ben de, bel çevreniz veya kalça genişliğinizle uğraşmıyorum. Vücut Kitle İndeksiniz de artık sizi ilgilendiriyor…  Bu kez; okullar yeni açılmışken, M.E.B.’in uyarısını dikkate alıp çocuklarımız yaz boyu yeterince büyüdü mü? Buna bakacağız.

Evde, işte, okulda düzen sağlamak adına, okulların açılmasına bütün anne-babalar gibi ben de çok sevindim.  Tatil, tatil nereye kadar? Zamanı gelince her şey özleniyor… Sonbahar da, okullar da… Çocuklar bile özledi; okulunu, öğretmenini, arkadaşlarını! Benimkiler, sabah 06.00’da kalkıp heyecanla hazırlandılar. Baktık ki, geçen seneki kıyafetler küçülmüş… Paçalar kısalmış! Yaşasın!
Uzmanlar diyor ki; çocuğunuzun büyüdüğünü, kıyafetlerinden takip edebilirsiniz. Ya da geleneksel yöntemlerle, -bizim çocukluğumuzda yaptığımız gibi- kapı pervazına çentikler atarak mezura ile ölçebilirsiniz…

Bugün Sabah Gazetesi’nin Günaydın Eki’nde, Sağlık Editörü Esra Tüzün’ün sayfasında “Çocuklarınız Sağlıklı Büyüyor mu?” yazı dizisi başladı. Prof. Dr. Abdullah Bereket, çok dikkat çekici bilgiler veriyor:
“Yıllık boy artışı yaşa göre normalden azsa, büyüme hızı yetersiz demektir. Bir çocuk ergenlik öncesinde, takip edildiği büyüme eğrilerinde aynı çizgide devam edemiyor ve alt çizgiye düşüyorsa mutlaka bu işin uzmanına başvurmak gerekir. Aileler, normal büyüyen çocuklarında, yavaşlama veya duraklama fark ederlerse, en basiti kıyafetleri küçülmüyorsa anlayabilirler. Bazı anne babalar, çocuklarındaki boy kısalığını fark ediyor fakat ergenlik döneminde uzayacağını düşünüyorlar. Ancak çocuğun ergenlikte de boyu uzamıyor. Bu defa, doktora geç gelinmiş oluyor. Aileler, çocuklarını düzenli olarak doktora götürmedikleri gibi, bazen de hekimler çocuğun boyunu ölçmüyor. Oysa çocuk hangi nedenle hekime başvurmuş olursa olsun; mutlaka boy ve kilosunun ölçülmesi ve grafik üzerinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu durum büyük önem taşıyor. 12 yaş çok geç mesela! 8-9 yaşlarında dikkatli olunmalı; yaşıtlarına göre boy kısalığı fark ediliyorsa ve boy kısalığı tedavi edilebilir bir nedene bağlı ise gereken tedavilere zamanında başlanmalıdır.”

Benim en hassas olduğum nokta!
Prof. Dr. Bereket ayrıca, normal büyüme ve genetik boy potansiyelinin en iyi şekilde kullanılabilmesi için, çocuğun yaşına uygun kalori almasının ve dengeli beslenmesinin son derece önemli olduğunu vurguluyor.  Bir de, her çocuğun ideal boyunun, anne ve babasının boylarına göre genetik potansiyeli değerlendirerek belirlendiğine dikkat çekiyor. İdeal boy hesaplamada kullanılan formül:

Kızlar için     = (Anne boyu + Baba boyu -13) / 2

Erkekler için = (Anne boyu + Baba boyu +13) / 2

Hesaplanan bu değerler, santimetre cinsinden ulaşılması gereken en düşük boy uzunluğu olarak kabul ediliyor.

Siz de yapın hesaplarınızı ama yine de, yılda bir kez çocuğunuzun doktoru ile büyümesinin normal olup olmadığını takip edin lütfen!

Elçi’ye zeval olmaz; yarın yazı dizisinin konusu: “Mutlu çocuk hızlı büyür!”

Melek Elitok Tuncay

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Benim hediyem O!

Yaş 28! Hayatımın en güzel yılı… İyi bir işim var, iyi kazanıyorum. Bol bol geziyorum, okuyorum, eğleniyorum…  Hiç aksatmadan, keyifle spor yapıyorum –Hala o sporun kaymağını yiyorum.- Ne Hisar konserleri kaçıyor, ne Caz Festivalleri…  Hayat bana güzel!
Tek eksiğim bir sevgili! Daha doğrusu, herkese göre tek eksiğim; bir koca!  Yaş gereği, evde kalmış muamelesi görüyorum. Gün geçmiyor ki, biriyle tanıştırılıyorum! Ahali seferber... Annem, oğluna isteyen arkadaşlarına resimlerimi el altından sızdırıyor. En yakın arkadaşlarım, kocalarının en yakın arkadaşlarıyla ‘tanıştırma yemekleri’ organize ediyor. Yok, yok!!! Bir türlü denk düşmüyor.

İşte o günlerde bir gün, eski çalıştığım Hürriyet’e rutin arkadaş ziyaretine gidiyorum. Ziyaretin anlam ve önemini anlatabilmem için; o günün de 9 yıl öncesine dönüyorum.
Yaş 19! Stajyer kadrosunda çalışırken, kendime haberimi yazacak bilgisayar ararken Spor Servisi’nin en sessiz muhabiriyle “Mesajınız Var!” ortamında tanışıyorum.  Bakışıyoruz… Konuşuyoruz… Birkaç öğle yemeği yiyoruz…
Ama çıkmıyoruz, yani bir türlü “sevgili” olamıyoruz… -Sayesinde!-
Ben gazeteden ayrılıyorum, başka bir gazeteye gidiyorum.  Hürriyet Babıali’den gidince, bizim de yollarımızı ayrılıyor… Aradan yıllar geçiyor… 9 yıl!

 İşte o Hürriyet ziyaretinde, -daha önce defalarca ziyarete gitmiştim halbuki..- tesadüfen ben bu spor muhabirini tekrar görüyorum… Yıllar sonra, -karşılıklı içimizden bir sürü şey geçirerek-, ayaküstü sohbet ediyoruz. Kendisinden hiç beklenmedik bir hızla-galapagos kaplumbağası ya!-, ertesi günü beni işyerimden arıyor. Not bırakıyor… Birkaç telefondan sonra, -9 yılı da yedi bu arada… - çıkmaya başlıyoruz!

Yaş 29! Dost ve sevenler mutlu, annem mutlu, ben mutlu... Herkes mutlu! Evleniyoruz!

Bugün yaş…..! İki çocuklu, mutlu, huzurlu, bir aileyiz biz! Bir köpeğimiz eksik… (((-;

Hayatın bana armağanı Portom! Doğum günün kutlu olsun!

Elçiye zeval olmaz! Bekleyenlere sözüm: “Bekleyen derviş, muradına ermiş!”

Melek

Not: Portom, senin de hediyen var (-:

5 Temmuz 2011 Salı

Rakım; 2365 metre!

Tahtalı; hasta da eder, hayran da!

Tatil hazırlığı, tatilin kendisi, tatil dönüşü rehaveti derken… Gittik, geldik! Valla dinlenmedik, yorulduk! Bavul hazırlığından, yolculuğuna, tatilin hakkını verme telaşından, dönüşte makine makine çamaşır yıkama zahmetine kadar yaşanan yoğun tatil trafiğinin yarattığı; neyse ki tatlı yorgunluk!!!
Yazı da rehavete kapılınca böyle geç yazılabildi işte ((-:

Yediğimiz içtiğimiz bize kalsın, gördüklerimizi anlatmadan geçemeyeceğim.
Benim Başak’ım ve “kanki”si Ece için Antalya’ya gittik. Allah'tan Antalya’nın “çekilebilir sıcaklar”ının olduğu zamanlara denk geldik. Uzun zamandır uzak durduğumuz Tatil Köyü konseptine, bu muhteşem ikili “kanka arkiler” hatırına (onların deyimi bu; arkadaşın kısaltılmışı…) girdik.

4. günün sonunda, “ye, iç, yat” durumunu kültür turu ile de zenginleştirmek için genç rehberimiz Batuhan’ın önerisine uyduk Olympos Teleferik ile Tahtalı Dağı’na çıkmaya karar verdik. Fazla para ödememek için Batuhan’a bulaşmadan, tatil köyünden çıkar çıkmaz –benim Porto’nun voleybol macerasının beşinci dakikasında sakatlanmasına ve topallayarak yürümesine rağmen -  önce yolumuzun üstündeki Phaselis Antik Kent’e uğradık. Hiç bozulmamış diyemeyeceğim ama kalan haliyle bile muhteşem görünen ve bütün görkemiyle bizi karşılayan Su Kemeri ve Güney, Kuzey Limanları birleştiren Antik Yol, M.Ö. 2. yüzyılda kurulmuş bu kentin mutlaka görülmesini gerektiriyor. Yolun sonu üçüncü limana, nefis bir koya açılınca bu doğa harikası karşısında büyülendik. Teleferik sevdası ve açlık hissiyle çocukları daha fazla yürütemeyince Tahtalı Dağı hedefiyle tekrar yola koyulduk.

Olympos Teleferik bugüne kadar görülmemiş, yaşanmaya değer macera!

Aynen öyle! En azından ben bu kadarını görmemiştim… Hatta, tanıtım broşürlerinde “Olympos Teleferik’in dünyada bir eşi daha yok” yazıyor. Antalya, Kemer’de bulunan Tahtalı Dağı, 2365 metre yüksekliği ile Türkiye’nin denize yakın, en yüksek dağıymış. Antik çağda “Tanrılar Dağı” olarak tanımlanan ve mitolojide “Olympos” olarak adlandırılan bu muhteşem dağa, çıkışımız da muhteşem oldu.
Dünyanın en uzun ikinci teleferiği olan Olympos Teleferik, bizi “Sea to Sky” sloganı ile denizden dağa taşıdı. Askılı tişört ve şortlarımızla tırmandıkça üşüdük. Zirveye çıktığımızda, pek de maceracı olmadığını anladığım ekibimiz, hem korkudan hem de şaşkınlıktan fotoğraf çektirmek için bile bir araya gelemedi doğru düzgün! 4350 metre uzunluğundaki teleferik ile zirveye doğru tırmanırken, bakarken hem ürktüğümüz hem de bakmaktan kendimizi alamadığımız manzara eşliğindeki 10 dakikalık yolculuğumuz yaşanmaya değerdi. Sarp kayalıkların, yoğun sedir ormanları ve deniz manzarasının tadını çıkarmaya fırsat vermeyen, yürek hoplatan tırmanış, sürekli aklımıza “nasıl yapılabilmiş?” sorusunu getirdi. İsviçre’nin ileri teleferik teknolojisi ve güvenlik standartları ile yapılmış tabii.

Yaz dönemi, her gün 9.00-19.00 arası saat başlarında hareket eden teleferikle seyahati mutlaka deneyim derim…. Ama, yanınıza hırka, ince bir mont vs. almayı unutmayın çünkü zirveye çıktıkça hava çok soğuyor. Bizim Porto, sakatlığına bir de nezle ekledi. Her ne kadar arabanın klimasından dese de Tahtalı Dağı, O’nu kendisine hayran bırakırken hasta da etti…
Not: Rehberimizi ekmemize değmedi, çünkü bize söylediği fiyat 45 TL. idi, transfer dahil. Zaten kişi başı 40 TL. ödedik. Transfer de bizden… 

Melek Elitok Tuncay

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Şişli Ölmesin!

“Yüzyılın Derbisi!
Saha: Ali Sami Yen
Hakem: Devlet

1- Yükselen binalar ve residencelar yüzünden hava sirkülasyonu sıfır olan, cehennem sıcaklığında, kirli gazların solunduğu, binaların gölgesinde, güneşin yüzünü dahi göremeyen ilçe sakinleri için, kurtarıcı bir “AKCİĞER” olacağıdır.
2- Binaların % 70’ inin yıkılacağı söylenen; beklenen İstanbul depreminde, bir karış dahi, boş alanı olmayan ilçede insanların güvenle sığınabilecekleri; ilkyardım çadırlarının kurulacağı; arama – kurtarma ekiplerinin koordine olacağı bu bölge “ OLAĞANÜSTÜ DURUM TOPLANMA MERKEZİ ’’olması açısından çok çok önem taşımaktadır.
3- Şişli İlçesinde bir karış yeşil alan kalmamıştır. Çocuklarımızı sanal dünyadan kopartacak, doğa ve güneşle buluşturarak, sosyalleşecekleri, çocuk bayramlarında gösteriler yapabilecekleri, engelli kardeşlerimizin stres atabilecekleri, yaşlılarımızın soluklanacağı, sohbet edecekleri, Şişli İlçesi sakinlerinin yürüyüş, spor yapabilecekleri, bisiklete binebilecekleri, evcil hayvanları ile gezebilecekleri, sosyal aktivitelerin, konserlerin, açık hava etkinliklerinin yapılabileceği bir parka ihtiyaç vardır.
(Ki Ali Sami Yen Stadı varken, Şişli’liler sabahları burada spor, koşu ve yürüyüş yapar, çocuk bayramlarında gösteriler olurdu.)
Dolayısıyla ŞİŞLİ ALİ SAMİ YEN DOĞAL PARK’ nın yapılması, Şişli İlçesi ve çevresinde yaşayanların, psikolojileri, sağlıkları ve sosyalleşmeleri açısından önem taşımaktadır.
Yukarıdaki sebepleri çoğaltmak mümkün; bu sebepten Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası arazisindeki yapılaşmaya kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Bu vatanın evlatları olarak, doğaya ait olması gereken alanlara, gelecek nesiller adına sahip çıkacağız. Yatırım odaklı politikaların, günümüzde artık prim yapmadığı, bütün dünyanın yaptığı gibi doğaya sahip çıkmak, betonlaşmaya daha fazla müsaade etmemek, İNSANLIK GÖREVİMİZDİR.”


 Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası’nın altının otopark, üstünün doğal park haline getirilmesi için dün ŞİŞLİ MEYDANI , ŞİŞLİ CAMİİ ÖNÜ’nden ALİ SAMİ YEN’e yürüyen Şişli İlçesi Çevre Platformu’na destek veren Çarşı, sitesinde böyle duyurdu desteğini…
Hafta sonu Dragon Festivali’nde çalıştığım için yürüyüşe katılamadım ama yürekten destekliyorum bu hareketi... Ali Sami Yen, bölgedeki halkın nefes alabileceği yeşil alan olmalı!!!  Es kaza Mecidiyeköy'den geçerken bile nefesimi tutmak zorunda kaldığımı, boğulacak gibi olduğumu söylemek istiyorum.  

Bugün Habertürk İstanbul ekinde gördüm haberi… Protesto gösterisine katılan Şişli Belediye Meclis Üyesi Dursun Çaltı, 12 yıl içinde Şişli'ye 19 rezidans yapıldığı söylemiş... Sayın Başkan Sarıgül neredesiniz? Biz sizi çevreci, insan haklarına sahip çıkan, çocukları, halkını seven bir politikacı olarak biliriz... Hadi Ali Sami Yen'i yeşil alan yapın, dünyanın en muhteşem ilçe belediye başkanı ünvanını kazanın! Bu ünvanı hakedersiniz çünkü bu çarkın içinde hiç de kolay olmadığını biliyoruz hepimiz... İstemek kazanmaktır!
Çok isterdim orada olmak! Umarım bir eyleme daha gerek kalmaz ve devlet bu sese kulak verir!
Bu kez elçiye zeval olmaz demiyorum, çünkü elçi değil, ben de o bölgede yaşayan bir vatandaşım.

Melek Elitok


27 Mayıs 2011 Cuma

KiMSe bilemez!

Evet, yaşamayan hiç bilemez… Sessiz, derinden bir hastalık MS! Hatta ilk ziyaretlerinde hiç farkettirmeyebiliyor kendini… Göz bulanık görüyor, yorgunluktandır deniyor… Eller uyuşuyor, denge bozuluyor, aman şimdi geçer diye düşünülüyor…  Gerçekten de geçiyor. Tekrar ettiğinde ise, yani atak geldiğinde, bir süre göz hekiminde veya kulak burun boğaz ya da dahiliye uzmanında oyalanılıyor. Şanslıysanız ve nöroloji uzmanına yönlendiriliyorsanız, MS bulguları çok daha detaylı inceleniyor ve MR, Beyin Omurilik Sıvısı incelemesi ile kesin teşhis konuyor.

“Uzak olsun diyelim ama bilelim” diyerek MS Haftası için Antakya’da düzenlenen Nöroloji Okulu’nda öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum:
MS’in nedeni bilinmiyor, yaşam boyu sürüyor ve kesin tedavisi henüz yok ama mevcut tedavilerle kontrol altında tutulabiliyor. Genellikle 20-40 yaş arasında, gençleri, özellikle kadınları, aktif, dinamik, sosyal insanları seçiyor. Neden kadınlarda iki kat daha fazla olduğu da muamma! Bu konunun uzmanı Prof. Dr. Aksel Siva, bir beyanatında “Bağışıklık sisteminin zayıflığı ile değil bağışıklık sisteminin şaşkınlığı sonucu ortaya çıkıyor. Bu nedenle bağışıklık sistemini güçlendirmeye çalışmak doğru değil” diyor.

MS, merkezi sinir sisteminin yani beyin ve omurilik hastalığı olarak tanımlanıyor. Sinirleri çevreleyen miyelin hastalanıyor ve sinir iletimi bozuluyor hatta zaman içinde sinirlerde kopmalar oluyor. Bu hasarın henüz nasıl ve neden başladığı bilinmiyor. Vücudun savunma mekanizmasının kendi dokusuna saldırdığı bir reaksiyon sonucu olduğu düşünülüyor. Ek olarak, virüslerin veya viral enfeksiyonların da rolü olduğu tahmin ediliyor. Teşhis konmuş kişilerde bile nasıl seyredeceği  maalesef bilinmezliğini koruyor.
Bu hastalık ataklarla ortaya çıkıyor; yani birden bire göz görmüyor, el, kol veya bacak tutmuyor… Kimilerine yıllarca uğramıyor, kimilerinde hızlı seyrediyor; ataklar daha sık gelmeye başlıyor, hatta özür bırakabiliyor. MS belirtileri, genellikle geçici oluyor. Uzmanlar, “Her MS’linin hastalığı kendine özgü” diyor. Ataklar, kortizon tedavisiyle iyileştirilebiliyor. Ataklar önlemek, hastalık gelişimi ve özürlülüğü durdurmak mevcut tedavilerle mümkün. Mevcut enjeksiyon tedavileri ile 20 yıla ulaşan güvenilirlik verileri bulunuyor, ayrıca bu tedavileri kullanan anne adayları çocuk sahibi olabiliyor.

Uzmanlar, tedaviye erken başlamanın ve sürekliliğinin önemine dikkat çekerken, yeni geliştirilen enjeksiyonlar, hız, derinlik ve zaman gibi konfor ayarlarıyla hastanın kendi kendine uygulamasına imkan veriyor tedavinin doktor tarafından takibini kolaylaştırıyor. 
MS için, yeni oral tedaviler, kök hücre tedavileri konuşuluyor. Hekimler de, hastalar da heyecanla bekliyor. Kök hücre için “daha var!” deniyor, oral tedaviler için ise, “İkinci basamak olarak düşünülebilir ama yan etkilerini göz önünde bulundurarak temkinli olmak gerekiyor” uyarısı yapılıyor.

MS Haftası’nda “elele” çalışıyoruz. Yarın ve Pazar Haliç’te Dragon Festivali’ndeyiz. MS Derneği'nin de desteğiyle MS’e karşı kürek çekiyoruz…


Melek Elitok

22 Mayıs 2011 Pazar

Onlarınki 25 Euro, bizimki 2 TL


Türkiye’nin siyasetle kopan gündemini takip etmeye nefesim yetmiyor… Yogada nefes egzersizleri yapmama rağmen…

Ben yine kendi konuma, sağlığa döneyim diyorum ama hayatın akışı, uzayıp giden baharın serin rüzgarı aklımı çeliyor…

19 Mayıs tatilini fırsat bilip kaçamak yaptığımız Kıyıköy, İğneada sefası beni baştan çıkarıyor. Çoluk çocuk, arkadaşlar günübirlik diye yola çıkıp, 3.günün sabahı zor dönüyoruz İstanbul’a… Arkamıza baka baka… Gelmeyen yaz sağolsun, bahar hükmünü doya doya sürüyor oralarda. Gözüm yeşile bürüyor… Ben İstanbul’a 2 saat uzaklıktaki bu doğa harikası güzellikleri ancak keşfettiğimi itiraf ederken, tesadüfen duyup da gittiğimiz Dupnisa Mağarası’nı ‘bileniniz yoktur’ diye iddia ediyorum.


Bahar kaçamağını biraz da kültür turuna çevirmek için uğraşan gezi arkadaşımız, aynı zamanda navigatorümüz Koray Kaya, İğneada dönüşü, Kırklareli'nin Demirköy ilçesi Sarpdere köyü yakınlarında, 16 yıl önce turizme açılan 3 bin 200 metre uzunluğundaki Dupnisa Mağarası'na götürüyor bizi. Kapıdaki görevliye 2’şer TL vererek, -çocuklardan hiç almıyorlar- giriyoruz mağaraya. Ziyarete kapalı “Kız mağarası” bölümünde yarasaların doğal yaşamlarını sürdürebilmesi için sadece 450 metrelik bölümü 2003 yılında turizme açılmış. Gidiş-dönüş yaklaşık 1 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz mağaranın içinde, çoluk çocuklu 11 kişilik gezi ekibi olarak. Girer girmez, ben burayı bir yerden hatırlıyorum diye tutturuyorum…  Benim Porto, “Girişi 25 euroluk Jeitta Mağarası’nın aynısı burası” diyor. 25 mi, 50 miydi diye tartışırken, “burayı bilen var mı acaba?” diye söylenmeye başlıyoruz…

“Dünyanın 7 harikasından biri olmaya aday” sloganıyla gezdirilen Beyrut’ttaki Jeita Grotto’dan etkilendiğim kadar etkileniyorum bizim mağaramızdan da.  Orası gibi 2 katlı. Alt kattaki akarsu Türk – Bulgar sınırı Rezve Deresi’ne akıyor. Üst katı merdivenlerle gezilebilir şekilde düzenlenmiş ve aydınlatılmış. Ayrıca yarasaların yaşadığı-60 bin yarasanın yaşadığı söyleniyor-, yer altı cenneti olarak tanımlanan kız mağarası da üçüncü bölümü!

Oracıkta, bizim de “dünyanın 7 harikasından biri olmaya” aday gösterdiğimiz Dupnisa’ya, elimizi kolumuzu sallaya sallaya, telefonlar, kameralar, fotoğraf makineleriyle girerken, Beyrut’taki Jeita’ya oldukça prosedürlü bir seromoniyle kabul edildiğimizi farkediyorum. Önce mağaranın girişine çok kısa da olsa bir teleferikle çıktığımızı, kısa bir tanıtım filmi izletildiğini, içeriye girmeden önce de, elimizde ne kadar çanta ve dijital alet varsa, kilitli dolaplara teslim ettiğimizi hatırlıyorum.

İnternette bir gezi yazısında Dr. Nebil Haddad adında bir zat’tın tura katılanlara, Jeita için "Dünya'nın hiçbir yerinde bulunmayan biri kuru, diğeri ıslak iki kattan oluşuyor. Hiçbir yerde bulunmayan bu özellikteki doğal mağara bizim için gurur kaynağı" açıklamasına rastlıyorum.  Yanılıyor, diyorum. Aynı yazıda, pazarlamadan Sorumlu Darin Salih ise adında bir zat da, "Herkesi burayı ziyarete davet ediyorum. Bu doğa harikasından herkesin haberi olmalı" diyor.

Al işte, bizimki de iki katlı, hatta yarasalara ev sahipliği yapan üçüncü bölümü de var. Dünyanın en büyük kireçtaşı mağaralarından biri… Burada da girer girmez, doğanın mucize eli karşısında insanın nefesi kesiliyor. Sarkıt ve dikitler birer sanat eseri gibi şekillenmiş…


Dupnisa’nın tek eksiği, henüz alt kattaki nehirde tekne gezintisi yapılmıyor. Ama Jeita, 1836 yılında bulunmuş, üst katı 1958’de keşfedilmiş. Bizimki çok yeni turizme açılmış.

Ben de, herkesi buraya, ziyarete davet ediyorum. İstanbul’a bu kadar yakın doğa harikasından herkesin haberi olmalı!


Melek Elitok

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Çiftler, yatak odası kararlarını kendileri versinler



Prof. Rosling: “Başbakan yatak odası kararlarına karışmak yerine, iyi bir eğitim hayatı, iyi bir gelecek için yatırım yapmalı…”
İstatistik gurusu Prof. Dr. Hans Rosling , bugün CNBC-e’de dünyada ve Türkiye'de “Çocuk Ölümleri ve Çocuk Sayısı”na ilişkin çok güzel istatistiki değerlendirmeler yaptı. Tam da kanayan yaramıza parmak bastı…
1960 yılında Türk kadınının 6 çocuk doğurduğunu, bugün giderek bu sayının 4’e ve2’ye kadar düştüğünü söyledi. 2009 yılı verilerine göre bütün dünyada çocuk ölümleri azalırken, çocuk sayısı da azalıyormuş.  Avrupa’da refahı yakalayan ülkeler çocuk sayısını artıyormuş ama Türkiye’nin 2 çocukla sınırlı kalmasına da şaşırıyormuş.  Gelişmekte olan bir ülke olarak Türk halkının bu davranışının tutarlı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Rosling, Başbakan Erdoğan’ın “her aileye 3 çocuk” tavsiyesine karşı “Başbakan’ın tavsiyesine uymak için henüz erken. Haksız değil ama aceleci!  Genç çiftler, çocuklarının iyi eğitim almasını, iyi bir hayat yaşamasını istiyorlar. Başta eğitim ve sağlık sistemi iyi hale getirilmeli ki, aileler buna güvenerek kaç çocuk sahibi olacaklarına karar versinler. Türkiye, gelişmekte olan bir ülke. Ekonomisi iyiye gidiyor. Çocuk ölümleri azaldı. Ama aileler mütevazi ve çocuk sayısını ortalama 2’de tutuyor” diyor.

 “Aileler, Başbakan’ın gazına gelmiyor” demek istiyor yani…

Çevremden, “iki çocuklu, en cesaretli çift” ünvanını alırken “gerçekten bizimki de cesaret!” diyorum eşime. Bu devirde kolay mı? Maaşlı çalışıp iki çocuk büyütmek ve okutmak. Bu yüzden, emekli olmuşken üçüncü on yıllık kariyer planı yapmam gerekti. İstanbul gibi bir şehirde tek maaşla geçinmek ve çocuk büyütmek bana göre mümkün değil! Mümkün kılanların önünde saygıyla eğiliyorum.

Eğitim deyince, herkes başka bir taraftan yaramı kanatıyor. Geçtiğimiz günlerde de Radikal Gazetesi’nde Güven Sak, köşesinde yazdı. Türkiye İngilizce konuşamıyormuş. Education First (EF)’ün İngilizce yeterlilik istatistiklerine göre; 2011 yılı English Proficiency Index değerleri yani, 44 ülke arasında Türkiye 43. sırada. Sadece Kazakistan’ı geride bırakmış. Sak diyor ki: "İngilizce konuşamayan bir ülke olarak, Türkiye nasıl 10. büyük ekonomi olacak? İddia buydu, öyle değil mi?"

Evet, üniversite bitirmiş, üzerine master yapmış biri olarak İngilizce bilmiyorum hala… Kesinlikle çok istiyorum. Eğitim hayatımın ardından iş kaygısıyla attım kendimi iş dünyasına.. Hala çalışıyorum. Ama 17 yıllık eğitim hayatımda hiç İngilizce görmedim. Kurada çıkan Fransızca ile tanıştım. Kendi çapımda onun için uğraştım. Ama ne Fransızca’yı tam öğrenebildim ne İngilizce için vakit bulabildim.. Bu nedenle çok da güzel iş tekliflerini kaçırdım.   Ama hala vazgeçmiş değilim, İngilizce öğrenmek istiyorum!
İletişim Danışmanı olarak, yurtdışı seyahatlerinde elimin ayağıma dolanmasından, çevremdekilerden utanmaktan bıktım. Hala “beceri noksanlığı” korkusu yaşıyorum. Maalesef bu devirde çocuklarım için de aynı kaygıyı taşıyorum. Devlet okulunda okuyorlar ve haftada 1-2 saat olan İngilizce dersinde bir şey öğrenmiyorlar.

Yine “çılgın proje”ye bağlayacağım müsadenizle…  Güven Sak’ın da dediği gibi, Başbakanımız, çılgın projeleriyle İstanbul'un arsa değerini artırmaya çalışacağına, eğitim düzeyimizi artırsa ya!

Melek Elitok

30 Nisan 2011 Cumartesi

Hoca efendi: “Değerli yolcular!”

Hoca efendi: Paşa Çayırı Camii İmamı.
Değerli yolcular: Biz cenaze cemaati!
Hoca Efendi dedi  ki: “İbret alın, hepimiz yolcuyuz bu dünyada. Geldik, gideceğiz…”
Hesaplasaydı; oturduğu sokağın köşe başındaki apartmandan bozma camiinin önündeki kaldırımdan, sokakta namaza duran cemaatinin karşısından, musalla taşı yerine sunta masadan uğurlanacağını, vazgeçerdi.  Vazgeçerdi son anda, bu küçücük yaşta alıp başını gitmekten! Sırf bu yüzden vazgeçebilirdi. Biz değerli yolcular, bir kez daha fark ettik ki; “bu memlekette insanın değeri yok!”
Henüz 14 yaşında, belki de incir çekirdeğini doldurmayan, fakat kendince çooook büyük bir neden yüzünden alıp başını gitti bu dünyadan. Gidişi yıktı beni! Avlusu olmayan ama kat kat Kur'an Kursu olan bu camiiden, musalla taşı yerine bu sunta masanın üzerinden gidiş şekli de!
Nedenini, nasılını belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz hiçbirimiz. Ama belli ki kendini, yalnız ve değersiz hissetti. Çekip gitti!
Haksız mıydı?
Çooook haklıydı. Bu kadar mı değersiz insanımız, vatandaşımız, canımız, çocuğumuz, çoluğumuz… Şanslı azınlık içinde doğmamıştı. Belki biraz dış mahallede yaşamıştı ama olsun, O da İstanbul vatandaşıydı, genciydi, öğrencisiydi... O dış mahalleler var ya! Kendini değersiz hissettiren…  Ne okulu okula benzeyen, ne semti semte, ne camisi camiye.. ne köy, ne mahalle…  İşte buralıydı.
Başbakanım R.T. Erdoğan, “çılgın projeler” le İstanbul’un sınırlarını zorlarken, buraları hiç mi görmüyor? Karadeniz Mahallesi, Paşa Çayırı Mevkii, benim bugün gördüğüm! Benzer pek çok mahalle ve sokak var. Yani varoşlar! Belki de burası varoşların en medenisi…
Ağabeyim hep derdi ki; “Sen İstanbul’u Gayrettepe, Levent, Nişantaşı’ndan ibaret sanıyorsun”
Bugün kafama kazındı, çakıldı. Tabii ki, yıllarca muhabirlik yapmış bir kişi olarak pek çok semti, mahalleyi gezdim, gördüm. İşim gereği günde en az 10 gazete okuyorum. Tabii ki biliyorum Türkiye’nin halini… İstanbul’un halini… Ama son yıllarda hayatı Gayrettepe, Nişantaşı, Levent civarında geçen şanslı bir avuç azınlıktan biri olarak, gözümden ırak olmuş buralar…
Bugün benim canım yanınca yeniden farkettim!
Dış basında “Çılgın Proje” ile ilgili yorumlar vardı. The Daily Mail’de Jean Grancois Perousu diyor ki: “Kentin ayakta kalması için çevre ve sosyal adaletten kaynaklanan sorunlara çözüm getirilmesi gerekiyor.”
Evet, bir gün bu mahallelerde yaşayan ve alıp başını gitmeyen çocuklar, sosyal adalet isteyecekler! Yalnız kalmamak için park, bahçe, spor salonu isteyecekler…
Elçiye zeval olmaz, benden söylemesi!
 Melek Elitok

28 Nisan 2011 Perşembe

Çılgın Proje’yi protesto ediyorum!

Yeter! İstanbul’un katline son verilmeli. Zaten ne tarihi, ne kültür mozaiği, ne güzelliği kaldı… Evden çıkıp ofise gidene kadar- Gayrettepe, Levent arasında- iş kuleleri, alışveriş merkezleri, yapımı devam ederek içimi acıtan, Gök kafesi bile gölgede bırakan devasa Zorlu Center’ı, günün her saati yoğun olan trafiği yaşadıkça ölüp ölüp diriliyorum. Bazen sabah erkenden, bazen öğle aralarında kaçarak, bir apartman dairesine sıkışmış da olsa, en azından hocalarımla huzur bulduğum yoga merkezime gidiyorum. Yogamı yapıp, ruhumu, zihnimi, bedenimi rahatlatmaya çalışıyorum.
Ama ne mümkün! Sabahın körü bütün vücudumu esnetip enerji depolamışım. Ofise gelip gazeteyi açınca “çılgın proje” beni çıldırtıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın seçim öncesi açıkladığı, hatta daha önce ortaya atılmış bir proje olduğu iddia edilen "İstanbul için Çılgın Proje"yi "İs-te-mi-yo-ruuuuuuuuuum.!" Bu şehre artık bir çivi çakılmasını istemiyorum. Bu ülkenin vatandaşı, bu şehrin insanı olarak “istememe” hakkımı kullanıyorum. 
“Hah! Sana mı soracaklar!” demeyin! Sandık başında soracaklar…
En çok da Çatalca gidiyor elimizden, ona üzülüyorum. Annem ve babamın bir oda, bir bahçe küçük bir evi var Çatalca’nın Ova Yenicesi’nde… Her yer tarım arazisi orada. Değerleniyormuş, tarlaların fiyatları artıyormuş… İstemiyoruz kardeşim! Biz değerlensin istemiyoruz. Bahçemizde nefes almak istiyoruz, toprağımızdan domates yemek istiyoruz.  Akbabalar saldırmış oralara, arazi toplamaya başlamışlar…
Yağma başlamış yani! Şehirleşiyoruz, modernleşiyoruz,küreselleşiyoruz....   
Hayır; gemi trafiği hiç de azalmayacak. Tanker felaketi, boğaz sayısı ikiye çıkınca katlanacak, deniz ve kara trafiği bütün kenti saracak. –Cumartesi, Pazar Çatalca trafiğini biz biliriz-. Boğaz ekolojisi bozulacak. Kent boğuldukça boğulacak. Rant kavgası sosyal patlamalara neden olacak!

Bu yüzden; destur! Diyorum.
Melek Elitok

26 Nisan 2011 Salı

Sonunda “yoga”yla da tanıştım!

Zamanında aerobik ve step yaparak -ergenlik mi diyeyim, gençlik mi diyeyim -kilolarını atan ve formuna kavuşan biri olarak spor yapma hevesim ve isteğim hep sürdü. Fakat yoğun iş temposu, 1.çocuk, 2.çocuk derken uzun zaman spor yapmaya fırsat bulamadım. “Fırsat bulamadım bahane” diyenlere, fırsat yaratamadım diyeyim…

Birkaç yıl önce iş arası öğle yemekleri vaktine pilates de sıkıştırmaya çalıştım ama kısa süreli oldu maalesef. Sonunda bu hafta “yoga” ile tanıştım!
Tanışma paketleri beni kandırdı ((-:

Yogacıların deyimiyle; yaşadığımız büyük şehrin karmaşıklığı içinde unuttuğumuz nefesi alacağız, bedenlerimizle barışacağız. Şu anda Yin Yoga ve Aştanga Yoga ile tanıştım. Sırada; Vinyasa Akış, Kundalini, Şivananda ve Hatha Yoga var. Yapmak isteyenler için Hamile Yogası ve Çocuk Yogası da var.

Yoga pozlardan oluşuyor. Bunlar duruşlar demek! Duruşlar arasında geçerken nefes ve hareket ilişkisi vurgulanarak bedende güçlenme ve esneme gelişiyor, zihin dinginleşiyor. Yoga Şala uzmanları diyorlar ki: “Amacımız, kendiniz ile ilgili farkındalıkları, odaklanmaları ve sağlığınızı geniş bir yoga yelpazesi sunarak geliştirmektir. Biz bunu sevgi, şefkat, bir macera tutkusu ve bireyselliğe saygı ile yapıyoruz.
 Eski ve ebedi Yoga geleneği 5000 yıldan fazla bir süredir öğretmenden öğrencisine aktarıla gelmiş. Yoga; zindeliktir, sağlıktır, rahatlamadır, değişimdir, yeni olasılıklara açılımdır, toplumdur.”

İlk dersim oldukça yavaştı. Huşu içinde geçti… Dedim, harika! Nefes almayı öğrendim, vücudum kedi gibi esnedi de esnedi. Dün ikinci derste; tesadüfen hocamla baş başa ders yapınca “yok!” dedim, daha nefes almayı öğrenememişim. Nefesimi unutuyorum, tutuyorum, ağızdan mı alayım, burundan mı vereyim bilmiyorum. Tek bir poz için 1 saat uğraştım.
Sonunda, burundan nefes alıp, burundan nefes vermem gerektiğini öğrendim.
“Nefes burundan alınır ve verilir. Ağız yemek yemek ve konuşmak içindir!” dedi Selda Hoca.

Normal kilolu biri olarak ilk pozu aşağı yukarı yapmayı becerdim. Boynum uzadı, 33 omurgam açıldı da açıldı… Pelvik kaslarım çalıştı.

Bugün kendimi çok iyi hissediyorum.. Daha poz çok!
Öğrendikçe anlatacağım. Fakat, henüz bu konuda elçilik yapamayacağım.
Çünkü henüz daha başlangıçtayım!
Melek Elitok.

Çocuklu hafta sonu tatilleri...

Başka bir alternatifimiz yok zaten! İki çocuklu bir aile olarak çocuklarla, full time hafta sonları geçiriyoruz. Gerçi ne onlara, ne bize tatil… Niye hafta sonu tatili dendiyse!!!!
Her iki tatil gününe de sabah 9.00’da kahvaltı ile başlayıp yüzme, fransızca kursu, tiyatro kursu vs. gibi zaman zaman içeriği değişebilen kurslar arası koşturuyoruz. Araya doğum günü partileri de giriyor. Fırsat bulunca ödevler yapılıyor. Akşam yemeğine misafir programı da varsa hafta sonu tatillerinin hakkı verilmiş oluyor.
Derken pazartesi sabahları işe yorgun geliyoruz. Yine de, özellikle ben, her haliyle kopmuş halde bıraktığım evden çıkıp işe geldiğim için şükrediyorum.
Bu sıkı hafta sonu etkinlikleri içerisinde; anlayışlı, sakin ve iyi ebeveynler olabilmek için ben ve eşim çok çaba sarfediyoruz. Çocuklar açısından yine de “kötü anne-baba” olarak nitelendirilip, özellikle ben en kötü anne modeliyle sınırlarımı zorluyorum. Karışlıklı pazarlıklar, tehditler, kavgalar derken, bakıyoruz ki, doğru davranmıyoruz.  Sürekli yeni kararlar alıyoruz: “Bundan sonra, böyle davranmayalım, bu sözleri asla söylemeyelim, ödül ve cezalarımızı kesin uygulayalım…”  Çocuklarla ilişkimiz yap-boz gibi!
Yine uzmanlara kulak vermekte fayda var. Çocuklarımızı kendimize düşman etmek istemiyorsak;
-“Ben demedim mi?!”demeyin.
-Emir vermek yerine, rica edin, isteyin.
-Bir şey anlatmak istiyorsa mutlaka dinleyin.
-İddialaşmayın. “Ben böyle düşünüyorum” deyin ve bekleyin.
-Doğru bilgi verin, çok detaylı anlatmak istemiyorsanız da, “Şimdilik bilmen gereken bu kadar” şeklinde açıklama yapın.
-Asla bağırmayın, O da size bağırmasın.
-Asla vurmayın, O da gücünün yettiği kadar size vurmaya kalkışacaktır.
-Görevlerini ve üzerine düşen sorumlulukları yerine getirdiğinde teşekkür edin. Fakat kuru bir teşekkür yerine, özel teşekkür yönetmeleri geliştirmeniz gerekiyor.
-Çocuğunuzun ilgilendiği konulardan zevk almaya bakın. İyi arkadaş olursanız problemleri çözmek de daha kolay olacaktır.
-Özel günlerinde yalnız bırakmayın.  Okuma bayramı, mezuniyet töreni…
-Hangi konuda söz verdiyseniz mutlaka yerine getirin.
- Kardeşleri birbirine örnek göstermeyin, hatta arkadaşlarını da…

Bu maddeler uzar gider. Bütün anne babalara; anlayış, sabır ve sevgi diliyorum. Bu yazıda elçilik de yapamayacağım.
Kelin ilacı olsa başına sürer!

Melek Elitok.



Beni de bu havalar mahvetti!

Baharın müjdecisi, rengarenk çiçeklenmiş ağaçları görmüşken.. Isıtmasa da dondurmayan bahar esintilerini hissetmişken…  Hala gri gökyüzü altında çalışmaya çalışmak, yaşamaya çalışmak ne zor! Hepimiz, bahçelerdeki, balkonlardaki masalarda kahve içmek için güneşin parlak yüzünü göstermesini bekliyoruz… Ama Nisan yağmurları coştu.. Nasıl da yorgunuz ve bitkiniz! Gerçi güneş göz kırptığı an, silkeleniyoruz, bir anda iyi oluveriyoruz..
Yok yok soruyorum, sadece ben değil, küçük çaplı istatistiki bilgi bu. Her 5 kişiden 4’ümüz böyleyiz.
O, diğer bir kişi ağustos böceği zaten!

Bahar yorgunluğu diye bir şey var. Mevsim değişimi, ısı değişiklikleri yapıyor bu beden ve ruh halini...
Uzmanlar söylüyor: Bahar ayları insan biyoritminde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratıyor. Pozitif iyonlar insanı daha zinde hissettirirken, negatif iyonların artması insanın kendini daha halsiz hissetmesine ve yorgunluk belirtilerinin ortaya çıkmasında etkili oluyor. Ayrıca bahar aylarında, aslında vücudumuz daha aktif olmamızı sağlayacak hormonlar salgılanmasına karşın eğer ortada vitamin eksikliği, beslenme bozukluğu varsa, vücut buna aynı uyumu gösteremiyor ve yorgunluk hissi artıyor.  (Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Birsel Kavaklı)

Ayrıca bu aylarda neşeli ve enerjik olunmasının da temel nedenlerinden biri yine hormonlarmış. Bazı hormonlar karanlık ortamlarda daha fazla salgılanırken, bazı hormonlar ise insan metabolizması gereği güneş ışığı gördüğünde daha fazla salgılanıyormuş. Yazın güneşin fazla görüldüğü dönemlerde ise depresyondan çıkışı kolaylaştıracak, daha neşeli hale getirecek hormonlar salgılanıyormuş.

Biz kendi çapımızda şu önlemleri alalım:
  • Yorgunluğu gidermek için bol bol sebze ve meyve, tam buğday ekmeği ve tahılları tüketeceğiz. Özellikle B ve C vitaminleri, potasyum ve çinko içeren besinler önemli.
    Protein çok önemli.  Et, süt, yumurta!
  • Bol bol su içeceğiz. Kahveyi, çayı abartmayalım. (İsmi bende saklı; günde 50 bardak çay içtiğini itiraf eden biri oldu!)
  • Çalışma ortamlarımızı ve yatak odalarımızı havalandıracağız.
  • Düzenli egzersiz yapamasak da, egzozsuz alanlarda! Yürüyüş yapacağız.

Eğer yorgunluk hali uzuyorsa ve güneş sizi kesmiyorsa; kansızlık, enfeksiyonlar, bağışıklık sistemi hastalıkları, yeme bozuklukları, tiroit hastalıkları, fibromiyalji, uyku bozuklukları, depresyon gibi sebepler olabilir! İşte o zaman, bu işin uzmanlarına başvurmak gerekiyor.
 Elçiye zeval olmaz, benden söylemesi…

Melek Elitok.

11 Nisan 2011 Pazartesi

‘Adım ölçer’lerimizin yanında “Yürüyüş Yolu” isteriz…

Nasıl da canı yürekten destekliyorum Sağlık Bakanımızı… Çoook çoook haklı. Milliyet’teki röportajında bugün “Çok fazla televizyon seyrediyoruz, spor yapma alışkanlığımız yok. Çocuklar için çok masum görünen cipsler, şekerlemeler yaygınlaştıkça risk de büyüyor. Sağlık Bakanı olarak bunu topluma mal etmem gerekir” diyor, Sayın Recep Akdağ.  Sağ kolunuz olayım Bakanım!
Tek başına savaşamayacağımı anladım ben zaten. Arkada böyle devlet gücü olduktan sonra.. Ben de o safta yer alıyorum, gönüllü olarak!
Çevremdekilerle uzun yıllardır savaşıyorum.  Babaanne ve büyükbaba gelirken “cips” getiriyor, benim delirdiğimi bile bile… Neymiş çocuklar çok istiyormuş, mutlu oluyorlarmış… Diyorum ki; bir kilo muz getirin!
Anneanne ve dede, “sürpriz yumurtacı”! Fırsat buldukça alıp alıp yedirmeye çalışıyorlar.. Neymiş? Çocuklar mutlu olsunlar diye…
Kuzene gidiyorum, çekmece benim gözümün önünde ardına kadar açılıyor. Sanki marketteki “Abur-Cubur” reyonu. Cipsler, çikolatalar, şekerler! Neymiş, kuzen de seviyormuş aksi gibi! Bir de bu kuzen sigara tiryakisi!
En yakın arkadaşıma gidiyorum.. Bir market “Abur-Cubur” reyonu da orada var.. Bizimkiler kıtlıktan çıkmış gibi… Çünkü bizim evde bu reyonlardan yok! Bu arkadaş da sigara tiryakisi… Nasıl yogi ise!
Adım çıkmış; “kötü anne, kötü gelin, kötü arkadaşa…. “
Örnekler bitmez Bakanım… Nasıl savaşacaksak bunlarla, sonuna kadar yanınızdayım…
İlk fırsatta gidip, Aile Hekimimden adım ölçerimi alacağım, söz. Yürümeye, yürüyüşe teşvik ediyor Bakanım.
Ama bakanım! Sizden bir istirhamım olacak: Egzozsuz bir yürüyüş parkuru , oksijeni bol büyük parklar ve yeşil alanlar yok!  Gayrettepe’de oturuyorum, nerede yürüyeceğim?
Galatasaray Stadı’nın yerine 3 kule dikilmeseydi de, içinde yürüyüş ve bisiklet parkuru olan büyük bir yeşil alan olsaydı!
Ya da Zincirlikuyu’da göğü delen Tat Towers’ların karşısında, şehrin göbeğine bir hançer gibi saplanarak yapımı devam eden dev Zorlu Center yerine büyük bir orman! Ne güzel bir vadiydi orası!
Evet, her ilçede yürüyüş için yürüme parkurları istiyoruz Sayın Bakanım!
Elçiye zeval olmaz, spor yapmak isteyen herkes adına istiyorum.
Melek Elitok.

9 Nisan 2011 Cumartesi

“Obez” değiller, “şişman”lar…

GDO’lu mısırlardan, katkı maddesi dolu hazır gıdalardan, hormonlu tavuklardan köşe bucak kaçmaktan yorgunum. Çocukları bunlardan uzak tutabilmek için “kötü anne” olmaktan üzgünüm.  En yakın arkadaşımın, eşimin kardeşinin ve kuzenlerin sigara alışkanlığı konusunda sürekli söylenmekten ben değil ama onlar bıktılar… Bu kadar sağlığın içinde olup, çözüm bulmakta çaresizim! Hele en yakınımda eşimin ve ebeveynlerinin kilolarıyla başımız hep dertte… Bu durumda; ismi bende saklı kişinin ifadesiyle “fazla konuşmaktan dilim ayağıma dolanmadan” yazmayı yeğliyorum.
Biliyorsunuz onlar “obez” değil, “şişman”. Gerçi düne kadar “şişman” değil, “fazla kilolu” idiler.
Sağlık Bakanımız Recep Akdağ dedi: “Şu anda Türkiye'deki her 3 kişiden biri obez. 'Şişko'demek daha doğru. Çünkü kabullenmiyoruz. İnsanların pek çoğu vücut kitle endeksini bilmiyor. Ben biliyorum, şişko değilim ama bir adım kalmış durumda. Onun için tedbirimi aldım kilo vermeye başladım, daha fazla hareket etmem, az yemem gerektiğini biliyorum.”

Uzmanlar, obezitenin teşhisindeki ölçüt olan Vücut Kitle İndeksi (VKİ) değerlerini şöyle açıklıyor: Vücut ağırlığınızı boy uzunluğunuzun karesine bölerseniz Vücut Kitle İndeksi (VKİ)’nizi buluyorsunuz. Ör: Eşimin VKİ’sini  örnek vermek istiyorum. Burada ifşa edersem belki  başlayıp başlayıp bıraktığı, şu anda azimle uyguladığını iddia ettiği diyetinden vazgeçmez.
Kilosunu yani 93’ü boyunun yani 1.77 m.’nin karesine bölüyoruz. Boyunun karesi 1.77x1.77= 3.1329
93 ÷ 3.1329 = 29.712 Yani; 30 kg/m2 olmaya ramak kalmış durumda. 30’un üzeri OBEZ!
Ama henüz eşim OBEZ değil ((-:  Bakan Akdağ ile aynı durumda. O da O’nun gibi diyette…
 Formül uygulandığında 25kg/m2 ve altı normal, üzerinde çıkan rakamlar ise fazla kiloyu gösteriyor. 30 kg/m2 üzerindeki değerler ise hastalık derecesinde şişmanlığı ifade ediyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), şişmanlık hastalığını üç derecede sınıflandırıyor. 30-35 kg/m2 arası birinci sınıf, 35-40 kg/m2 ikinci sınıf, 40 kg/m2 üçüncü sınıf olarak ayrılıyor. Bel çevresi ölçüsü kadınlarda 88 cm., erkeklerde 102 cm.’den fazla ise riskler yükseliyor. Karın yağları çevresel cilt altı yağlarından daha fazla önem taşıyor çünkü karın yağlarının fazlalığı, diyabet, lipid bozuklukları, yüksek tansiyon ve kalp hastalığı gibi hastalıkların ortaya çıkma riskini artırıyor.
Eşimin bel çevresi 114 cm. Ama o henüz “obez” değil, şişko!
Bu kez ismi ben de saklı kişi “parmakların boynuna dolanacak! Dikkat et…” diyecek herhalde…
Yine uzmanlar diyor ki:
 “Haftada 4 gün, ara vermeden ortalama 35 dakika egzersiz yapılması metabolizmanın hızlandırılmasında, gaz ve kabızlık gibi problemlerin giderilmesinde büyük önem taşıyor. Diyetin getirdiği kısıtlamaların psikolojik yükünün hafifletilmesinde egzersiz bizim için vazgeçilmez oluyor.”

Elçiye zeval olmaz. Sağlık iletişimcisi olarak benden söylemesi!
Doktorların elçisiyim vesselam…
Melek Elitok.

4 Mart 2011 Cuma

BLOG YAZARI OLMAYA HAZIRLANIRKEN…

Ben, tam da blog yazarı olmaya hazırlanırken ve ilk yazımı yazmak üzere zihnimde malzeme toplarken, “Bloguma dokunma!” haberini okuyorum… 
Hep bir ağızdan “Bloguma dokunma!”  diyecekmişiz.  Çünkü Blogspot’a erişim engellenmiş.
Gerekçe nedir, henüz bilmiyorum! Ama son basın organizasyonumda, davetli listemizin en önemli isimlerini bloggerlar oluşturuyordu. Artık önemli etkinliklere bloggerlar da davet ediliyor. Türkiye’de  ne kadar bilmiyorum ama dünya, bloggerları tanıyor. Ben de tanınmış bir blogger yazarı olmak için geç kalıyorum diye telaşlanırken bu haberi görünce önce bir durdum! Sonra blog yazarı olmaya, “bloguma dokunma!” savaşına katılarak başlamanın belki çok daha heyecanlı olacağını düşündüm.  Sonra tekrar, “Ya hep savaşmak zorunda mıyım bir iş yaparken…. “ diye sızlandım.
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olan 300 kişiden biri olarak, Hürriyet de staj yapabilme şansını yakalayan 2 kişiden biri olmak için de savaştım. Tam Hürriyet’e kapağı attım, “Yaşasın ben de muhabirim artık!” derken, birinci yılın sonunda stajyer muhabir kadrosundan atıldım. Tekrar motive olup, muhabir kalabilme savaşıma Günaydın’da devam etme fırsatı yakaladım.  Fırsat denebilir mi bilmem, -çünkü benim başladığım yıllarda Günaydın Gazetesi çöküş dönemine geçmiş maaşlar bile verilemiyordu- sağlık muhabirliği ısınma turlarım başlamıştı. Zaman içerisinde maddi ve manevi tatmin arayışlarım sayesinde Milliyet’e tabir-i caizse tırmalayarak geçebildim. Adım artık tam olarak sağlık muhabiriydi. Sağlık yazı dizileri, sağlık haberi manşetleri derken hayatımın en keyifli, en koşturmalı, en heyecanlı dönemini yaşadım.
Paranın oyununa gelip, -transfer deniyor ya…- Basın Danışmanı olarak saf değiştirdim. Bizim camiada karşı cephe deniyor. Gerçi biz okulda, hem Gazetecilik hem de Halkla İlişkiler cephesi için yetiştirildik. İşin her iki ayağını da öğrendik. Her iki cephede de görevimizin ana teması; yaşadığımız toplumu en doğru şekilde bilgilendirmek ve bilinçlendirmek!  Gazetecilik cephesinde haberi direk yazarak,  halkla ilişkiler cephesinde ise ileten ya da köprü olan iletişimciler olarak toplumu yeni gelişmeler konusunda en hızlı ve en doğru yöntemlerle bilgilendiriyoruz…
Hem gazetecilik hem de halkla ilişkiler uzmanlığı yapmış, Türkiye’nin ilk sağlık muhabirlerinden biri olma ünvanımı da saklı tutarak, bugünün deyimiyle kendimi “Zamane İletişimcisi” olarak tanımlıyorum. Bu çerçevede “taze blogger” olarak huzurunuza çıkıyorum.
Kendime başarılar dilerken, sizlerden destek bekliyorum.

Melek Elitok.