30 Nisan 2011 Cumartesi

Hoca efendi: “Değerli yolcular!”

Hoca efendi: Paşa Çayırı Camii İmamı.
Değerli yolcular: Biz cenaze cemaati!
Hoca Efendi dedi  ki: “İbret alın, hepimiz yolcuyuz bu dünyada. Geldik, gideceğiz…”
Hesaplasaydı; oturduğu sokağın köşe başındaki apartmandan bozma camiinin önündeki kaldırımdan, sokakta namaza duran cemaatinin karşısından, musalla taşı yerine sunta masadan uğurlanacağını, vazgeçerdi.  Vazgeçerdi son anda, bu küçücük yaşta alıp başını gitmekten! Sırf bu yüzden vazgeçebilirdi. Biz değerli yolcular, bir kez daha fark ettik ki; “bu memlekette insanın değeri yok!”
Henüz 14 yaşında, belki de incir çekirdeğini doldurmayan, fakat kendince çooook büyük bir neden yüzünden alıp başını gitti bu dünyadan. Gidişi yıktı beni! Avlusu olmayan ama kat kat Kur'an Kursu olan bu camiiden, musalla taşı yerine bu sunta masanın üzerinden gidiş şekli de!
Nedenini, nasılını belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz hiçbirimiz. Ama belli ki kendini, yalnız ve değersiz hissetti. Çekip gitti!
Haksız mıydı?
Çooook haklıydı. Bu kadar mı değersiz insanımız, vatandaşımız, canımız, çocuğumuz, çoluğumuz… Şanslı azınlık içinde doğmamıştı. Belki biraz dış mahallede yaşamıştı ama olsun, O da İstanbul vatandaşıydı, genciydi, öğrencisiydi... O dış mahalleler var ya! Kendini değersiz hissettiren…  Ne okulu okula benzeyen, ne semti semte, ne camisi camiye.. ne köy, ne mahalle…  İşte buralıydı.
Başbakanım R.T. Erdoğan, “çılgın projeler” le İstanbul’un sınırlarını zorlarken, buraları hiç mi görmüyor? Karadeniz Mahallesi, Paşa Çayırı Mevkii, benim bugün gördüğüm! Benzer pek çok mahalle ve sokak var. Yani varoşlar! Belki de burası varoşların en medenisi…
Ağabeyim hep derdi ki; “Sen İstanbul’u Gayrettepe, Levent, Nişantaşı’ndan ibaret sanıyorsun”
Bugün kafama kazındı, çakıldı. Tabii ki, yıllarca muhabirlik yapmış bir kişi olarak pek çok semti, mahalleyi gezdim, gördüm. İşim gereği günde en az 10 gazete okuyorum. Tabii ki biliyorum Türkiye’nin halini… İstanbul’un halini… Ama son yıllarda hayatı Gayrettepe, Nişantaşı, Levent civarında geçen şanslı bir avuç azınlıktan biri olarak, gözümden ırak olmuş buralar…
Bugün benim canım yanınca yeniden farkettim!
Dış basında “Çılgın Proje” ile ilgili yorumlar vardı. The Daily Mail’de Jean Grancois Perousu diyor ki: “Kentin ayakta kalması için çevre ve sosyal adaletten kaynaklanan sorunlara çözüm getirilmesi gerekiyor.”
Evet, bir gün bu mahallelerde yaşayan ve alıp başını gitmeyen çocuklar, sosyal adalet isteyecekler! Yalnız kalmamak için park, bahçe, spor salonu isteyecekler…
Elçiye zeval olmaz, benden söylemesi!
 Melek Elitok

28 Nisan 2011 Perşembe

Çılgın Proje’yi protesto ediyorum!

Yeter! İstanbul’un katline son verilmeli. Zaten ne tarihi, ne kültür mozaiği, ne güzelliği kaldı… Evden çıkıp ofise gidene kadar- Gayrettepe, Levent arasında- iş kuleleri, alışveriş merkezleri, yapımı devam ederek içimi acıtan, Gök kafesi bile gölgede bırakan devasa Zorlu Center’ı, günün her saati yoğun olan trafiği yaşadıkça ölüp ölüp diriliyorum. Bazen sabah erkenden, bazen öğle aralarında kaçarak, bir apartman dairesine sıkışmış da olsa, en azından hocalarımla huzur bulduğum yoga merkezime gidiyorum. Yogamı yapıp, ruhumu, zihnimi, bedenimi rahatlatmaya çalışıyorum.
Ama ne mümkün! Sabahın körü bütün vücudumu esnetip enerji depolamışım. Ofise gelip gazeteyi açınca “çılgın proje” beni çıldırtıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın seçim öncesi açıkladığı, hatta daha önce ortaya atılmış bir proje olduğu iddia edilen "İstanbul için Çılgın Proje"yi "İs-te-mi-yo-ruuuuuuuuuum.!" Bu şehre artık bir çivi çakılmasını istemiyorum. Bu ülkenin vatandaşı, bu şehrin insanı olarak “istememe” hakkımı kullanıyorum. 
“Hah! Sana mı soracaklar!” demeyin! Sandık başında soracaklar…
En çok da Çatalca gidiyor elimizden, ona üzülüyorum. Annem ve babamın bir oda, bir bahçe küçük bir evi var Çatalca’nın Ova Yenicesi’nde… Her yer tarım arazisi orada. Değerleniyormuş, tarlaların fiyatları artıyormuş… İstemiyoruz kardeşim! Biz değerlensin istemiyoruz. Bahçemizde nefes almak istiyoruz, toprağımızdan domates yemek istiyoruz.  Akbabalar saldırmış oralara, arazi toplamaya başlamışlar…
Yağma başlamış yani! Şehirleşiyoruz, modernleşiyoruz,küreselleşiyoruz....   
Hayır; gemi trafiği hiç de azalmayacak. Tanker felaketi, boğaz sayısı ikiye çıkınca katlanacak, deniz ve kara trafiği bütün kenti saracak. –Cumartesi, Pazar Çatalca trafiğini biz biliriz-. Boğaz ekolojisi bozulacak. Kent boğuldukça boğulacak. Rant kavgası sosyal patlamalara neden olacak!

Bu yüzden; destur! Diyorum.
Melek Elitok

26 Nisan 2011 Salı

Sonunda “yoga”yla da tanıştım!

Zamanında aerobik ve step yaparak -ergenlik mi diyeyim, gençlik mi diyeyim -kilolarını atan ve formuna kavuşan biri olarak spor yapma hevesim ve isteğim hep sürdü. Fakat yoğun iş temposu, 1.çocuk, 2.çocuk derken uzun zaman spor yapmaya fırsat bulamadım. “Fırsat bulamadım bahane” diyenlere, fırsat yaratamadım diyeyim…

Birkaç yıl önce iş arası öğle yemekleri vaktine pilates de sıkıştırmaya çalıştım ama kısa süreli oldu maalesef. Sonunda bu hafta “yoga” ile tanıştım!
Tanışma paketleri beni kandırdı ((-:

Yogacıların deyimiyle; yaşadığımız büyük şehrin karmaşıklığı içinde unuttuğumuz nefesi alacağız, bedenlerimizle barışacağız. Şu anda Yin Yoga ve Aştanga Yoga ile tanıştım. Sırada; Vinyasa Akış, Kundalini, Şivananda ve Hatha Yoga var. Yapmak isteyenler için Hamile Yogası ve Çocuk Yogası da var.

Yoga pozlardan oluşuyor. Bunlar duruşlar demek! Duruşlar arasında geçerken nefes ve hareket ilişkisi vurgulanarak bedende güçlenme ve esneme gelişiyor, zihin dinginleşiyor. Yoga Şala uzmanları diyorlar ki: “Amacımız, kendiniz ile ilgili farkındalıkları, odaklanmaları ve sağlığınızı geniş bir yoga yelpazesi sunarak geliştirmektir. Biz bunu sevgi, şefkat, bir macera tutkusu ve bireyselliğe saygı ile yapıyoruz.
 Eski ve ebedi Yoga geleneği 5000 yıldan fazla bir süredir öğretmenden öğrencisine aktarıla gelmiş. Yoga; zindeliktir, sağlıktır, rahatlamadır, değişimdir, yeni olasılıklara açılımdır, toplumdur.”

İlk dersim oldukça yavaştı. Huşu içinde geçti… Dedim, harika! Nefes almayı öğrendim, vücudum kedi gibi esnedi de esnedi. Dün ikinci derste; tesadüfen hocamla baş başa ders yapınca “yok!” dedim, daha nefes almayı öğrenememişim. Nefesimi unutuyorum, tutuyorum, ağızdan mı alayım, burundan mı vereyim bilmiyorum. Tek bir poz için 1 saat uğraştım.
Sonunda, burundan nefes alıp, burundan nefes vermem gerektiğini öğrendim.
“Nefes burundan alınır ve verilir. Ağız yemek yemek ve konuşmak içindir!” dedi Selda Hoca.

Normal kilolu biri olarak ilk pozu aşağı yukarı yapmayı becerdim. Boynum uzadı, 33 omurgam açıldı da açıldı… Pelvik kaslarım çalıştı.

Bugün kendimi çok iyi hissediyorum.. Daha poz çok!
Öğrendikçe anlatacağım. Fakat, henüz bu konuda elçilik yapamayacağım.
Çünkü henüz daha başlangıçtayım!
Melek Elitok.

Çocuklu hafta sonu tatilleri...

Başka bir alternatifimiz yok zaten! İki çocuklu bir aile olarak çocuklarla, full time hafta sonları geçiriyoruz. Gerçi ne onlara, ne bize tatil… Niye hafta sonu tatili dendiyse!!!!
Her iki tatil gününe de sabah 9.00’da kahvaltı ile başlayıp yüzme, fransızca kursu, tiyatro kursu vs. gibi zaman zaman içeriği değişebilen kurslar arası koşturuyoruz. Araya doğum günü partileri de giriyor. Fırsat bulunca ödevler yapılıyor. Akşam yemeğine misafir programı da varsa hafta sonu tatillerinin hakkı verilmiş oluyor.
Derken pazartesi sabahları işe yorgun geliyoruz. Yine de, özellikle ben, her haliyle kopmuş halde bıraktığım evden çıkıp işe geldiğim için şükrediyorum.
Bu sıkı hafta sonu etkinlikleri içerisinde; anlayışlı, sakin ve iyi ebeveynler olabilmek için ben ve eşim çok çaba sarfediyoruz. Çocuklar açısından yine de “kötü anne-baba” olarak nitelendirilip, özellikle ben en kötü anne modeliyle sınırlarımı zorluyorum. Karışlıklı pazarlıklar, tehditler, kavgalar derken, bakıyoruz ki, doğru davranmıyoruz.  Sürekli yeni kararlar alıyoruz: “Bundan sonra, böyle davranmayalım, bu sözleri asla söylemeyelim, ödül ve cezalarımızı kesin uygulayalım…”  Çocuklarla ilişkimiz yap-boz gibi!
Yine uzmanlara kulak vermekte fayda var. Çocuklarımızı kendimize düşman etmek istemiyorsak;
-“Ben demedim mi?!”demeyin.
-Emir vermek yerine, rica edin, isteyin.
-Bir şey anlatmak istiyorsa mutlaka dinleyin.
-İddialaşmayın. “Ben böyle düşünüyorum” deyin ve bekleyin.
-Doğru bilgi verin, çok detaylı anlatmak istemiyorsanız da, “Şimdilik bilmen gereken bu kadar” şeklinde açıklama yapın.
-Asla bağırmayın, O da size bağırmasın.
-Asla vurmayın, O da gücünün yettiği kadar size vurmaya kalkışacaktır.
-Görevlerini ve üzerine düşen sorumlulukları yerine getirdiğinde teşekkür edin. Fakat kuru bir teşekkür yerine, özel teşekkür yönetmeleri geliştirmeniz gerekiyor.
-Çocuğunuzun ilgilendiği konulardan zevk almaya bakın. İyi arkadaş olursanız problemleri çözmek de daha kolay olacaktır.
-Özel günlerinde yalnız bırakmayın.  Okuma bayramı, mezuniyet töreni…
-Hangi konuda söz verdiyseniz mutlaka yerine getirin.
- Kardeşleri birbirine örnek göstermeyin, hatta arkadaşlarını da…

Bu maddeler uzar gider. Bütün anne babalara; anlayış, sabır ve sevgi diliyorum. Bu yazıda elçilik de yapamayacağım.
Kelin ilacı olsa başına sürer!

Melek Elitok.



Beni de bu havalar mahvetti!

Baharın müjdecisi, rengarenk çiçeklenmiş ağaçları görmüşken.. Isıtmasa da dondurmayan bahar esintilerini hissetmişken…  Hala gri gökyüzü altında çalışmaya çalışmak, yaşamaya çalışmak ne zor! Hepimiz, bahçelerdeki, balkonlardaki masalarda kahve içmek için güneşin parlak yüzünü göstermesini bekliyoruz… Ama Nisan yağmurları coştu.. Nasıl da yorgunuz ve bitkiniz! Gerçi güneş göz kırptığı an, silkeleniyoruz, bir anda iyi oluveriyoruz..
Yok yok soruyorum, sadece ben değil, küçük çaplı istatistiki bilgi bu. Her 5 kişiden 4’ümüz böyleyiz.
O, diğer bir kişi ağustos böceği zaten!

Bahar yorgunluğu diye bir şey var. Mevsim değişimi, ısı değişiklikleri yapıyor bu beden ve ruh halini...
Uzmanlar söylüyor: Bahar ayları insan biyoritminde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratıyor. Pozitif iyonlar insanı daha zinde hissettirirken, negatif iyonların artması insanın kendini daha halsiz hissetmesine ve yorgunluk belirtilerinin ortaya çıkmasında etkili oluyor. Ayrıca bahar aylarında, aslında vücudumuz daha aktif olmamızı sağlayacak hormonlar salgılanmasına karşın eğer ortada vitamin eksikliği, beslenme bozukluğu varsa, vücut buna aynı uyumu gösteremiyor ve yorgunluk hissi artıyor.  (Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Birsel Kavaklı)

Ayrıca bu aylarda neşeli ve enerjik olunmasının da temel nedenlerinden biri yine hormonlarmış. Bazı hormonlar karanlık ortamlarda daha fazla salgılanırken, bazı hormonlar ise insan metabolizması gereği güneş ışığı gördüğünde daha fazla salgılanıyormuş. Yazın güneşin fazla görüldüğü dönemlerde ise depresyondan çıkışı kolaylaştıracak, daha neşeli hale getirecek hormonlar salgılanıyormuş.

Biz kendi çapımızda şu önlemleri alalım:
  • Yorgunluğu gidermek için bol bol sebze ve meyve, tam buğday ekmeği ve tahılları tüketeceğiz. Özellikle B ve C vitaminleri, potasyum ve çinko içeren besinler önemli.
    Protein çok önemli.  Et, süt, yumurta!
  • Bol bol su içeceğiz. Kahveyi, çayı abartmayalım. (İsmi bende saklı; günde 50 bardak çay içtiğini itiraf eden biri oldu!)
  • Çalışma ortamlarımızı ve yatak odalarımızı havalandıracağız.
  • Düzenli egzersiz yapamasak da, egzozsuz alanlarda! Yürüyüş yapacağız.

Eğer yorgunluk hali uzuyorsa ve güneş sizi kesmiyorsa; kansızlık, enfeksiyonlar, bağışıklık sistemi hastalıkları, yeme bozuklukları, tiroit hastalıkları, fibromiyalji, uyku bozuklukları, depresyon gibi sebepler olabilir! İşte o zaman, bu işin uzmanlarına başvurmak gerekiyor.
 Elçiye zeval olmaz, benden söylemesi…

Melek Elitok.

11 Nisan 2011 Pazartesi

‘Adım ölçer’lerimizin yanında “Yürüyüş Yolu” isteriz…

Nasıl da canı yürekten destekliyorum Sağlık Bakanımızı… Çoook çoook haklı. Milliyet’teki röportajında bugün “Çok fazla televizyon seyrediyoruz, spor yapma alışkanlığımız yok. Çocuklar için çok masum görünen cipsler, şekerlemeler yaygınlaştıkça risk de büyüyor. Sağlık Bakanı olarak bunu topluma mal etmem gerekir” diyor, Sayın Recep Akdağ.  Sağ kolunuz olayım Bakanım!
Tek başına savaşamayacağımı anladım ben zaten. Arkada böyle devlet gücü olduktan sonra.. Ben de o safta yer alıyorum, gönüllü olarak!
Çevremdekilerle uzun yıllardır savaşıyorum.  Babaanne ve büyükbaba gelirken “cips” getiriyor, benim delirdiğimi bile bile… Neymiş çocuklar çok istiyormuş, mutlu oluyorlarmış… Diyorum ki; bir kilo muz getirin!
Anneanne ve dede, “sürpriz yumurtacı”! Fırsat buldukça alıp alıp yedirmeye çalışıyorlar.. Neymiş? Çocuklar mutlu olsunlar diye…
Kuzene gidiyorum, çekmece benim gözümün önünde ardına kadar açılıyor. Sanki marketteki “Abur-Cubur” reyonu. Cipsler, çikolatalar, şekerler! Neymiş, kuzen de seviyormuş aksi gibi! Bir de bu kuzen sigara tiryakisi!
En yakın arkadaşıma gidiyorum.. Bir market “Abur-Cubur” reyonu da orada var.. Bizimkiler kıtlıktan çıkmış gibi… Çünkü bizim evde bu reyonlardan yok! Bu arkadaş da sigara tiryakisi… Nasıl yogi ise!
Adım çıkmış; “kötü anne, kötü gelin, kötü arkadaşa…. “
Örnekler bitmez Bakanım… Nasıl savaşacaksak bunlarla, sonuna kadar yanınızdayım…
İlk fırsatta gidip, Aile Hekimimden adım ölçerimi alacağım, söz. Yürümeye, yürüyüşe teşvik ediyor Bakanım.
Ama bakanım! Sizden bir istirhamım olacak: Egzozsuz bir yürüyüş parkuru , oksijeni bol büyük parklar ve yeşil alanlar yok!  Gayrettepe’de oturuyorum, nerede yürüyeceğim?
Galatasaray Stadı’nın yerine 3 kule dikilmeseydi de, içinde yürüyüş ve bisiklet parkuru olan büyük bir yeşil alan olsaydı!
Ya da Zincirlikuyu’da göğü delen Tat Towers’ların karşısında, şehrin göbeğine bir hançer gibi saplanarak yapımı devam eden dev Zorlu Center yerine büyük bir orman! Ne güzel bir vadiydi orası!
Evet, her ilçede yürüyüş için yürüme parkurları istiyoruz Sayın Bakanım!
Elçiye zeval olmaz, spor yapmak isteyen herkes adına istiyorum.
Melek Elitok.

9 Nisan 2011 Cumartesi

“Obez” değiller, “şişman”lar…

GDO’lu mısırlardan, katkı maddesi dolu hazır gıdalardan, hormonlu tavuklardan köşe bucak kaçmaktan yorgunum. Çocukları bunlardan uzak tutabilmek için “kötü anne” olmaktan üzgünüm.  En yakın arkadaşımın, eşimin kardeşinin ve kuzenlerin sigara alışkanlığı konusunda sürekli söylenmekten ben değil ama onlar bıktılar… Bu kadar sağlığın içinde olup, çözüm bulmakta çaresizim! Hele en yakınımda eşimin ve ebeveynlerinin kilolarıyla başımız hep dertte… Bu durumda; ismi bende saklı kişinin ifadesiyle “fazla konuşmaktan dilim ayağıma dolanmadan” yazmayı yeğliyorum.
Biliyorsunuz onlar “obez” değil, “şişman”. Gerçi düne kadar “şişman” değil, “fazla kilolu” idiler.
Sağlık Bakanımız Recep Akdağ dedi: “Şu anda Türkiye'deki her 3 kişiden biri obez. 'Şişko'demek daha doğru. Çünkü kabullenmiyoruz. İnsanların pek çoğu vücut kitle endeksini bilmiyor. Ben biliyorum, şişko değilim ama bir adım kalmış durumda. Onun için tedbirimi aldım kilo vermeye başladım, daha fazla hareket etmem, az yemem gerektiğini biliyorum.”

Uzmanlar, obezitenin teşhisindeki ölçüt olan Vücut Kitle İndeksi (VKİ) değerlerini şöyle açıklıyor: Vücut ağırlığınızı boy uzunluğunuzun karesine bölerseniz Vücut Kitle İndeksi (VKİ)’nizi buluyorsunuz. Ör: Eşimin VKİ’sini  örnek vermek istiyorum. Burada ifşa edersem belki  başlayıp başlayıp bıraktığı, şu anda azimle uyguladığını iddia ettiği diyetinden vazgeçmez.
Kilosunu yani 93’ü boyunun yani 1.77 m.’nin karesine bölüyoruz. Boyunun karesi 1.77x1.77= 3.1329
93 ÷ 3.1329 = 29.712 Yani; 30 kg/m2 olmaya ramak kalmış durumda. 30’un üzeri OBEZ!
Ama henüz eşim OBEZ değil ((-:  Bakan Akdağ ile aynı durumda. O da O’nun gibi diyette…
 Formül uygulandığında 25kg/m2 ve altı normal, üzerinde çıkan rakamlar ise fazla kiloyu gösteriyor. 30 kg/m2 üzerindeki değerler ise hastalık derecesinde şişmanlığı ifade ediyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), şişmanlık hastalığını üç derecede sınıflandırıyor. 30-35 kg/m2 arası birinci sınıf, 35-40 kg/m2 ikinci sınıf, 40 kg/m2 üçüncü sınıf olarak ayrılıyor. Bel çevresi ölçüsü kadınlarda 88 cm., erkeklerde 102 cm.’den fazla ise riskler yükseliyor. Karın yağları çevresel cilt altı yağlarından daha fazla önem taşıyor çünkü karın yağlarının fazlalığı, diyabet, lipid bozuklukları, yüksek tansiyon ve kalp hastalığı gibi hastalıkların ortaya çıkma riskini artırıyor.
Eşimin bel çevresi 114 cm. Ama o henüz “obez” değil, şişko!
Bu kez ismi ben de saklı kişi “parmakların boynuna dolanacak! Dikkat et…” diyecek herhalde…
Yine uzmanlar diyor ki:
 “Haftada 4 gün, ara vermeden ortalama 35 dakika egzersiz yapılması metabolizmanın hızlandırılmasında, gaz ve kabızlık gibi problemlerin giderilmesinde büyük önem taşıyor. Diyetin getirdiği kısıtlamaların psikolojik yükünün hafifletilmesinde egzersiz bizim için vazgeçilmez oluyor.”

Elçiye zeval olmaz. Sağlık iletişimcisi olarak benden söylemesi!
Doktorların elçisiyim vesselam…
Melek Elitok.