9 Aralık 2011 Cuma

Ben Menti! Mentorumu arıyorum!

Bir mentorum olsun, ben de menti olayım istiyorum. Benimle tecrübelerini paylaşacak, yaşadığı olumlu, olumsuz örnekleri anlatacak, farklı görüş ve düşünceler karşısında yönetebilme ve rekabet savaşında güçlü bir şekilde varolmayı öğretecek, farklı kapıları açmamda arkamdan itecek bir mentorla çalışmak istiyorum. Kısacası, damıtılmış tecrübelere ihtiyacım var!

Koçluk Şirketi Praesta ve Forbes Türkiye’nin ortak yürüttüğü, Ekim ayında Türkiye ayağı start alan “Şirketlerarası Mentorluk Programı” yaratıcısı PeninahThomson, programın üç ayda büyük ilgi gördüğünü söylüyor. Yönetim Kurulu Başkanları, CEO’ların desteğini alarak daha çok kadın üyenin yönetim kurulu koltuklarına oturmasını hedefliyor bu program. Türk iş dünyasının liderleri soyunuyor bu işe…  
Mentorumun talimatlarını dinleyeceğime söz veriyorum. Türkiye’de bu özel kulübün mentileri henüz belirlenmemiş. Ama mentorluk yapacak seçkin isimler hızla tamamlanıyormuş… Ben mentiliğe adayım! Buradan duyurulur!

Hala öğrenmem gereken o kadar çok şey var ki! 17 yıl oku, 22 yıl çalış! Öğren, öğren bitmiyor! Boşa söylememişler: Öğrenmenin sonu yok!  Zaten “zaman öyle hızlı akıyor ki…” demeyeceğim, çünkü zamanı kullanmayı hala öğrenemedim. “ Hayır!” demeyi de öğrenemedim. Bunlar en masumları… Daha neler var neler öğrenemediğim!
Eksiklerimi biliyorum, öğrenmeye, yetişmeye açığım. Makul düzeyde hırsım var.  Türküm, doğruyum, çalışkanım (:

Hedef odaklıyım. Yaşa takılmazsam bu kulübe gireceğim!
Bu kez elçi filan değilim. Mentorlar!!! Beni seçin, beni…


Not: Çok ciddiyim.

Melek Elitok Tuncay

1 Aralık 2011 Perşembe

Eyvah! Evde “ergen” var…

İlköğretim 6. Sınıf Fen kitaplarında işlenen ilk konularından biri ergenlik!  Eee güzel!
Üstüne, Fen öğretmeni  de diyor ki: “Çocuklar siz ergensiniz artık! “

Eyvahlar olsun! Bizim evdeki ergen adayı da, “Ben ergenim!” diyerek, yapması gerektiğini düşündüğü her şeyi yapmaya çalışıyor:
-Bağırmak, çağırmak, istediği konuda ısrarcı olmak
-Kapı çarpmak, kapalı kapılar ardında oturmak
-Ayna karşısında kendini seyretmek, makyaj yapmak
-Bağıra bağıra şarkı söylemek ya da müzik dinlemek
-Karşı gelmek, bir dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmak
-Dersleri askıya asmak!
-Ders çalışmayı “ineklik” olarak tanımlamak
-…………………………………………………………………

Ama ortada başka bir belirti yok! Henüz ergen filan değil. Her şeyin piresi var ya, bu da “Pre-Ergenlik Sendromu”  PES yani!
Çocukluktan ergenliğe geçiş dönemi olarak tanımlanan bu dönemde; fiziksel, cinsel ve psikolojik yönden değişimler ve gelişimler gözleniyor, okey.  Bizim ergen adayının ilk belirtileri davranışsal!

Ben, ergenlikle ilgili ciddi haberler peşinde koşarken evde ergenlik rüzgarlarının esmesine hazırlıklı değilmişim meğer… Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz hocamla, erken ergenlik, ergenlikte boy ve kilo artışı, ergenlikte büyüme hormonu eksikliği gibi tedavi gerektiren haberlerle ebeveynlerin dikkatini çekmeye çalışırken, bizim evdeki ergen adayı da kaprisleriyle benim dikkatimi çekmeye çalışıyor. Atilla hocayla bana özel pre-ergenlik konuşmam gerekiyor anlaşılan. Bilgileri mutlaka paylaşacağım. Eminim ergenliğe girmek üzere çocuğu olan herkesin ihtiyacı olacak!

Elçiye zeval olmaz; sözüm Fen öğretmenlerimize:
“Lütfen bizim çocuklara ‘ergensiniz, belirtiler bunlar, bunları yapabilirsiniz’ demeyiiiin!”

Melek Elitok Tuncay

8 Kasım 2011 Salı

Bayram ritüellerini seviyorum!

Kurban nasıl kesilir, uygulanan ritüeller nelerdir? Ben bilmem. Büyüklerimiz bilir, gereği yapılır!
Benim bildiğim ve sevdiğim bayramın geleneksel ritüelleri…

Ø  Bayramın ilk günü anneanne, babaanne ve dedelerle kahvaltı keyfi,
Ø  Büyüklerin elini öpme yarışı, çocukların harçlık telaşı!
Ø  Komşu çocuklarının tanıdık tanımadık kapı kapı dolaşmaları, sadece şeker de olsa mutlulukları!
Ø  Kuzenlerle, komşularla bayramlaşma turları,
Ø  Ardı ardına çay, kahve, tatlı ikramları!
Ø  “Kurban kesimi kaçta biter, beyler eve kaçta gelir?” ile başlayan, ilk kavurmanın kokusuyla doruğa ulaşan ve hep birlikte kavurmanın başına oturulan bayram sofraları!
İşte bu seromoni beni mutlu ediyor. Büyüklerimizi, küçüklerimizi sevindiriyor.
Her bayram özlemini çektiğim, bir sonraki bayramda yapmayı düşündüğüm, her seferinde günlük telaşlarla unutup kendime kızdığım, “eninde sonunda mutlaka yapacağım” diye kendime söz verdiğim başka geleneksel ritüeller de var. Çocukluğumun ritüelleri…

ü  Çocuklar için kolalı mendiller hazırlamak,
ü  Akide şekeri ikram etmek,
ü  Çocukların topladıkları harçlıkları bayram panayırlarında -lunaparklar diyelim- harcamalarına izin vermek,
ü  Uzaktaki akrabaların hepsini tek tek aramak gibi,

İstediğim ve hep ihmal ettiğim çocukluğumun bayram ritüellerini, gelecek bayramlarda yapmak için söz veriyorum.

NOT: Elçiye zeval olmaz… Sevgili çocuklar, gençler!  Bayramlar tatil değildir. Bayram ritüelleri keyiflidir. Öğrenin, yapın ve tadını çıkarın.

 Melek Elitok Tuncay


31 Ekim 2011 Pazartesi

Van çocuklarına okul çantası hazırlanacak!

Bize buralardan “sabır” dilemek düştü…  Karınca, kararınca, bütçelerimize göre katkıda bulunmak düştü…  Okudukça, izledikçe gözyaşları tutulamaz oldu… Üç  gün, beş gün değil. Daha çok zaman yardıma, desteğe, ilgiye ihtiyaçları var Vanlıların. Yaralar kolay sarılmıyor, acılar hiç unutulmuyor… Şükürler olsun ki, herkes her şeyi düşünüyor, üzerine düşeni yapmak için çırpınıyor. Oyuncak Müzesi kuran Şair Sunay Akın da, “çocukların canı oyun oynamak ister!” diye düşünmüş, oyuncak topluyor. Dün köşesinde Yılmaz Özdil yazmış. Oyuncak Müzesi’ne Salı’ya, Çarşamba’ya kadar teslim edin ki, bayramda oynasınlar demiş…    

Milli Eğitim Bakanlığı da 14 Kasım’da eğitim başlayacak diyor… Şimdi onlar, kalem, defter ister, çanta ister…  Tam da okumayı sökecekken çadırda yemek, ısınmak, hayatta kalmak derdine düştüler. Ama olsun;  okumayı da sökmek isterler, yarım kalan ödevlerini tamamlamak da… Çünkü hayat devam ediyor!
Van’daki depremin ardından şimdi suçlular aranıyor… Çünkü deprem öldürmüyor, çarpık yapılaşma, çürük binalar öldürüyor! Onlar araya dursun, ya biz İstanbullular! Büyük korkularla söylemeye bile dilimizin varmadığı İstanbul depremini hayal bile edemiyoruz.  1999 da, İstanbul’un kıyısına dokunan depremin Avcılar’ı nasıl yıktığını hatırlıyoruz! Ama bir yandan da, olası bir depremde çadır kurulacak, toplanılacak alanlara dikilen dev binaların yükselişine engel olamıyoruz! İstanbul’un dört bir yanında proje inşaatlar yapılıyor. Hepsi üstümüze üstümüze geliyor. 

Bu arada, depremle ilgili ne varsa masaya yatırılıyor… Dış yardım alınsın mı, alınmasın mı? Binalarda denetim “özelde mi, devlette mi olmalı?” Kızılay yetti mi, yetişti mi? Kredi başvurularında dairenin depreme dayanıklılığına bakılıyor mu? Yoksa önüne gelen kredi alıyor, aldığı kredide boğuluyor mu? Binalar rehabilite edilecek mi?  Yoksa depremde başımıza yıkılsın diye beklenecek mi?
Gözümüzün gördüğü, aklımızın yettiği odur ki; rant peşinde koşanlar bir karış boş alanı bile değerlendirerek bina yapmaya devam ediyor. Çaresizlik içinde İstanbullular olarak “Allah bizi depremden korusun!”  duasından başka elimizden bir şey gelmiyor.

Elçiye zeval olmaz; Vanlı çocuklar eğitime 14 Kasım’da başlayacaksa okul çantalarını hazırlamaya başlamak lazım!


Melek Elitok Tuncay

19 Eylül 2011 Pazartesi

Yaşasın! Okullar açıldı… Mezuralarınızı elinize alın!

Milli Eğitim Bakanlığı’nca, okullar açılmadan yayımlanan yazıda; “bedensel gelişimini tamamlayamayan çocukların ilköğretime kayıtlarının bir yıl ertelenebileceği” açıklandı. Buna göre; yaşıtlarına göre boy ve kilo artışı yavaşlayan çocuklar ya okul öncesi eğitime devam edecek ya da birinci sınıfa kayıtları bir yıl ertelenecek…
Bu kez ben de, bel çevreniz veya kalça genişliğinizle uğraşmıyorum. Vücut Kitle İndeksiniz de artık sizi ilgilendiriyor…  Bu kez; okullar yeni açılmışken, M.E.B.’in uyarısını dikkate alıp çocuklarımız yaz boyu yeterince büyüdü mü? Buna bakacağız.

Evde, işte, okulda düzen sağlamak adına, okulların açılmasına bütün anne-babalar gibi ben de çok sevindim.  Tatil, tatil nereye kadar? Zamanı gelince her şey özleniyor… Sonbahar da, okullar da… Çocuklar bile özledi; okulunu, öğretmenini, arkadaşlarını! Benimkiler, sabah 06.00’da kalkıp heyecanla hazırlandılar. Baktık ki, geçen seneki kıyafetler küçülmüş… Paçalar kısalmış! Yaşasın!
Uzmanlar diyor ki; çocuğunuzun büyüdüğünü, kıyafetlerinden takip edebilirsiniz. Ya da geleneksel yöntemlerle, -bizim çocukluğumuzda yaptığımız gibi- kapı pervazına çentikler atarak mezura ile ölçebilirsiniz…

Bugün Sabah Gazetesi’nin Günaydın Eki’nde, Sağlık Editörü Esra Tüzün’ün sayfasında “Çocuklarınız Sağlıklı Büyüyor mu?” yazı dizisi başladı. Prof. Dr. Abdullah Bereket, çok dikkat çekici bilgiler veriyor:
“Yıllık boy artışı yaşa göre normalden azsa, büyüme hızı yetersiz demektir. Bir çocuk ergenlik öncesinde, takip edildiği büyüme eğrilerinde aynı çizgide devam edemiyor ve alt çizgiye düşüyorsa mutlaka bu işin uzmanına başvurmak gerekir. Aileler, normal büyüyen çocuklarında, yavaşlama veya duraklama fark ederlerse, en basiti kıyafetleri küçülmüyorsa anlayabilirler. Bazı anne babalar, çocuklarındaki boy kısalığını fark ediyor fakat ergenlik döneminde uzayacağını düşünüyorlar. Ancak çocuğun ergenlikte de boyu uzamıyor. Bu defa, doktora geç gelinmiş oluyor. Aileler, çocuklarını düzenli olarak doktora götürmedikleri gibi, bazen de hekimler çocuğun boyunu ölçmüyor. Oysa çocuk hangi nedenle hekime başvurmuş olursa olsun; mutlaka boy ve kilosunun ölçülmesi ve grafik üzerinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu durum büyük önem taşıyor. 12 yaş çok geç mesela! 8-9 yaşlarında dikkatli olunmalı; yaşıtlarına göre boy kısalığı fark ediliyorsa ve boy kısalığı tedavi edilebilir bir nedene bağlı ise gereken tedavilere zamanında başlanmalıdır.”

Benim en hassas olduğum nokta!
Prof. Dr. Bereket ayrıca, normal büyüme ve genetik boy potansiyelinin en iyi şekilde kullanılabilmesi için, çocuğun yaşına uygun kalori almasının ve dengeli beslenmesinin son derece önemli olduğunu vurguluyor.  Bir de, her çocuğun ideal boyunun, anne ve babasının boylarına göre genetik potansiyeli değerlendirerek belirlendiğine dikkat çekiyor. İdeal boy hesaplamada kullanılan formül:

Kızlar için     = (Anne boyu + Baba boyu -13) / 2

Erkekler için = (Anne boyu + Baba boyu +13) / 2

Hesaplanan bu değerler, santimetre cinsinden ulaşılması gereken en düşük boy uzunluğu olarak kabul ediliyor.

Siz de yapın hesaplarınızı ama yine de, yılda bir kez çocuğunuzun doktoru ile büyümesinin normal olup olmadığını takip edin lütfen!

Elçi’ye zeval olmaz; yarın yazı dizisinin konusu: “Mutlu çocuk hızlı büyür!”

Melek Elitok Tuncay

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Benim hediyem O!

Yaş 28! Hayatımın en güzel yılı… İyi bir işim var, iyi kazanıyorum. Bol bol geziyorum, okuyorum, eğleniyorum…  Hiç aksatmadan, keyifle spor yapıyorum –Hala o sporun kaymağını yiyorum.- Ne Hisar konserleri kaçıyor, ne Caz Festivalleri…  Hayat bana güzel!
Tek eksiğim bir sevgili! Daha doğrusu, herkese göre tek eksiğim; bir koca!  Yaş gereği, evde kalmış muamelesi görüyorum. Gün geçmiyor ki, biriyle tanıştırılıyorum! Ahali seferber... Annem, oğluna isteyen arkadaşlarına resimlerimi el altından sızdırıyor. En yakın arkadaşlarım, kocalarının en yakın arkadaşlarıyla ‘tanıştırma yemekleri’ organize ediyor. Yok, yok!!! Bir türlü denk düşmüyor.

İşte o günlerde bir gün, eski çalıştığım Hürriyet’e rutin arkadaş ziyaretine gidiyorum. Ziyaretin anlam ve önemini anlatabilmem için; o günün de 9 yıl öncesine dönüyorum.
Yaş 19! Stajyer kadrosunda çalışırken, kendime haberimi yazacak bilgisayar ararken Spor Servisi’nin en sessiz muhabiriyle “Mesajınız Var!” ortamında tanışıyorum.  Bakışıyoruz… Konuşuyoruz… Birkaç öğle yemeği yiyoruz…
Ama çıkmıyoruz, yani bir türlü “sevgili” olamıyoruz… -Sayesinde!-
Ben gazeteden ayrılıyorum, başka bir gazeteye gidiyorum.  Hürriyet Babıali’den gidince, bizim de yollarımızı ayrılıyor… Aradan yıllar geçiyor… 9 yıl!

 İşte o Hürriyet ziyaretinde, -daha önce defalarca ziyarete gitmiştim halbuki..- tesadüfen ben bu spor muhabirini tekrar görüyorum… Yıllar sonra, -karşılıklı içimizden bir sürü şey geçirerek-, ayaküstü sohbet ediyoruz. Kendisinden hiç beklenmedik bir hızla-galapagos kaplumbağası ya!-, ertesi günü beni işyerimden arıyor. Not bırakıyor… Birkaç telefondan sonra, -9 yılı da yedi bu arada… - çıkmaya başlıyoruz!

Yaş 29! Dost ve sevenler mutlu, annem mutlu, ben mutlu... Herkes mutlu! Evleniyoruz!

Bugün yaş…..! İki çocuklu, mutlu, huzurlu, bir aileyiz biz! Bir köpeğimiz eksik… (((-;

Hayatın bana armağanı Portom! Doğum günün kutlu olsun!

Elçiye zeval olmaz! Bekleyenlere sözüm: “Bekleyen derviş, muradına ermiş!”

Melek

Not: Portom, senin de hediyen var (-:

5 Temmuz 2011 Salı

Rakım; 2365 metre!

Tahtalı; hasta da eder, hayran da!

Tatil hazırlığı, tatilin kendisi, tatil dönüşü rehaveti derken… Gittik, geldik! Valla dinlenmedik, yorulduk! Bavul hazırlığından, yolculuğuna, tatilin hakkını verme telaşından, dönüşte makine makine çamaşır yıkama zahmetine kadar yaşanan yoğun tatil trafiğinin yarattığı; neyse ki tatlı yorgunluk!!!
Yazı da rehavete kapılınca böyle geç yazılabildi işte ((-:

Yediğimiz içtiğimiz bize kalsın, gördüklerimizi anlatmadan geçemeyeceğim.
Benim Başak’ım ve “kanki”si Ece için Antalya’ya gittik. Allah'tan Antalya’nın “çekilebilir sıcaklar”ının olduğu zamanlara denk geldik. Uzun zamandır uzak durduğumuz Tatil Köyü konseptine, bu muhteşem ikili “kanka arkiler” hatırına (onların deyimi bu; arkadaşın kısaltılmışı…) girdik.

4. günün sonunda, “ye, iç, yat” durumunu kültür turu ile de zenginleştirmek için genç rehberimiz Batuhan’ın önerisine uyduk Olympos Teleferik ile Tahtalı Dağı’na çıkmaya karar verdik. Fazla para ödememek için Batuhan’a bulaşmadan, tatil köyünden çıkar çıkmaz –benim Porto’nun voleybol macerasının beşinci dakikasında sakatlanmasına ve topallayarak yürümesine rağmen -  önce yolumuzun üstündeki Phaselis Antik Kent’e uğradık. Hiç bozulmamış diyemeyeceğim ama kalan haliyle bile muhteşem görünen ve bütün görkemiyle bizi karşılayan Su Kemeri ve Güney, Kuzey Limanları birleştiren Antik Yol, M.Ö. 2. yüzyılda kurulmuş bu kentin mutlaka görülmesini gerektiriyor. Yolun sonu üçüncü limana, nefis bir koya açılınca bu doğa harikası karşısında büyülendik. Teleferik sevdası ve açlık hissiyle çocukları daha fazla yürütemeyince Tahtalı Dağı hedefiyle tekrar yola koyulduk.

Olympos Teleferik bugüne kadar görülmemiş, yaşanmaya değer macera!

Aynen öyle! En azından ben bu kadarını görmemiştim… Hatta, tanıtım broşürlerinde “Olympos Teleferik’in dünyada bir eşi daha yok” yazıyor. Antalya, Kemer’de bulunan Tahtalı Dağı, 2365 metre yüksekliği ile Türkiye’nin denize yakın, en yüksek dağıymış. Antik çağda “Tanrılar Dağı” olarak tanımlanan ve mitolojide “Olympos” olarak adlandırılan bu muhteşem dağa, çıkışımız da muhteşem oldu.
Dünyanın en uzun ikinci teleferiği olan Olympos Teleferik, bizi “Sea to Sky” sloganı ile denizden dağa taşıdı. Askılı tişört ve şortlarımızla tırmandıkça üşüdük. Zirveye çıktığımızda, pek de maceracı olmadığını anladığım ekibimiz, hem korkudan hem de şaşkınlıktan fotoğraf çektirmek için bile bir araya gelemedi doğru düzgün! 4350 metre uzunluğundaki teleferik ile zirveye doğru tırmanırken, bakarken hem ürktüğümüz hem de bakmaktan kendimizi alamadığımız manzara eşliğindeki 10 dakikalık yolculuğumuz yaşanmaya değerdi. Sarp kayalıkların, yoğun sedir ormanları ve deniz manzarasının tadını çıkarmaya fırsat vermeyen, yürek hoplatan tırmanış, sürekli aklımıza “nasıl yapılabilmiş?” sorusunu getirdi. İsviçre’nin ileri teleferik teknolojisi ve güvenlik standartları ile yapılmış tabii.

Yaz dönemi, her gün 9.00-19.00 arası saat başlarında hareket eden teleferikle seyahati mutlaka deneyim derim…. Ama, yanınıza hırka, ince bir mont vs. almayı unutmayın çünkü zirveye çıktıkça hava çok soğuyor. Bizim Porto, sakatlığına bir de nezle ekledi. Her ne kadar arabanın klimasından dese de Tahtalı Dağı, O’nu kendisine hayran bırakırken hasta da etti…
Not: Rehberimizi ekmemize değmedi, çünkü bize söylediği fiyat 45 TL. idi, transfer dahil. Zaten kişi başı 40 TL. ödedik. Transfer de bizden… 

Melek Elitok Tuncay