30 Mayıs 2011 Pazartesi

Şişli Ölmesin!

“Yüzyılın Derbisi!
Saha: Ali Sami Yen
Hakem: Devlet

1- Yükselen binalar ve residencelar yüzünden hava sirkülasyonu sıfır olan, cehennem sıcaklığında, kirli gazların solunduğu, binaların gölgesinde, güneşin yüzünü dahi göremeyen ilçe sakinleri için, kurtarıcı bir “AKCİĞER” olacağıdır.
2- Binaların % 70’ inin yıkılacağı söylenen; beklenen İstanbul depreminde, bir karış dahi, boş alanı olmayan ilçede insanların güvenle sığınabilecekleri; ilkyardım çadırlarının kurulacağı; arama – kurtarma ekiplerinin koordine olacağı bu bölge “ OLAĞANÜSTÜ DURUM TOPLANMA MERKEZİ ’’olması açısından çok çok önem taşımaktadır.
3- Şişli İlçesinde bir karış yeşil alan kalmamıştır. Çocuklarımızı sanal dünyadan kopartacak, doğa ve güneşle buluşturarak, sosyalleşecekleri, çocuk bayramlarında gösteriler yapabilecekleri, engelli kardeşlerimizin stres atabilecekleri, yaşlılarımızın soluklanacağı, sohbet edecekleri, Şişli İlçesi sakinlerinin yürüyüş, spor yapabilecekleri, bisiklete binebilecekleri, evcil hayvanları ile gezebilecekleri, sosyal aktivitelerin, konserlerin, açık hava etkinliklerinin yapılabileceği bir parka ihtiyaç vardır.
(Ki Ali Sami Yen Stadı varken, Şişli’liler sabahları burada spor, koşu ve yürüyüş yapar, çocuk bayramlarında gösteriler olurdu.)
Dolayısıyla ŞİŞLİ ALİ SAMİ YEN DOĞAL PARK’ nın yapılması, Şişli İlçesi ve çevresinde yaşayanların, psikolojileri, sağlıkları ve sosyalleşmeleri açısından önem taşımaktadır.
Yukarıdaki sebepleri çoğaltmak mümkün; bu sebepten Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası arazisindeki yapılaşmaya kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Bu vatanın evlatları olarak, doğaya ait olması gereken alanlara, gelecek nesiller adına sahip çıkacağız. Yatırım odaklı politikaların, günümüzde artık prim yapmadığı, bütün dünyanın yaptığı gibi doğaya sahip çıkmak, betonlaşmaya daha fazla müsaade etmemek, İNSANLIK GÖREVİMİZDİR.”


 Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası’nın altının otopark, üstünün doğal park haline getirilmesi için dün ŞİŞLİ MEYDANI , ŞİŞLİ CAMİİ ÖNÜ’nden ALİ SAMİ YEN’e yürüyen Şişli İlçesi Çevre Platformu’na destek veren Çarşı, sitesinde böyle duyurdu desteğini…
Hafta sonu Dragon Festivali’nde çalıştığım için yürüyüşe katılamadım ama yürekten destekliyorum bu hareketi... Ali Sami Yen, bölgedeki halkın nefes alabileceği yeşil alan olmalı!!!  Es kaza Mecidiyeköy'den geçerken bile nefesimi tutmak zorunda kaldığımı, boğulacak gibi olduğumu söylemek istiyorum.  

Bugün Habertürk İstanbul ekinde gördüm haberi… Protesto gösterisine katılan Şişli Belediye Meclis Üyesi Dursun Çaltı, 12 yıl içinde Şişli'ye 19 rezidans yapıldığı söylemiş... Sayın Başkan Sarıgül neredesiniz? Biz sizi çevreci, insan haklarına sahip çıkan, çocukları, halkını seven bir politikacı olarak biliriz... Hadi Ali Sami Yen'i yeşil alan yapın, dünyanın en muhteşem ilçe belediye başkanı ünvanını kazanın! Bu ünvanı hakedersiniz çünkü bu çarkın içinde hiç de kolay olmadığını biliyoruz hepimiz... İstemek kazanmaktır!
Çok isterdim orada olmak! Umarım bir eyleme daha gerek kalmaz ve devlet bu sese kulak verir!
Bu kez elçiye zeval olmaz demiyorum, çünkü elçi değil, ben de o bölgede yaşayan bir vatandaşım.

Melek Elitok


27 Mayıs 2011 Cuma

KiMSe bilemez!

Evet, yaşamayan hiç bilemez… Sessiz, derinden bir hastalık MS! Hatta ilk ziyaretlerinde hiç farkettirmeyebiliyor kendini… Göz bulanık görüyor, yorgunluktandır deniyor… Eller uyuşuyor, denge bozuluyor, aman şimdi geçer diye düşünülüyor…  Gerçekten de geçiyor. Tekrar ettiğinde ise, yani atak geldiğinde, bir süre göz hekiminde veya kulak burun boğaz ya da dahiliye uzmanında oyalanılıyor. Şanslıysanız ve nöroloji uzmanına yönlendiriliyorsanız, MS bulguları çok daha detaylı inceleniyor ve MR, Beyin Omurilik Sıvısı incelemesi ile kesin teşhis konuyor.

“Uzak olsun diyelim ama bilelim” diyerek MS Haftası için Antakya’da düzenlenen Nöroloji Okulu’nda öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum:
MS’in nedeni bilinmiyor, yaşam boyu sürüyor ve kesin tedavisi henüz yok ama mevcut tedavilerle kontrol altında tutulabiliyor. Genellikle 20-40 yaş arasında, gençleri, özellikle kadınları, aktif, dinamik, sosyal insanları seçiyor. Neden kadınlarda iki kat daha fazla olduğu da muamma! Bu konunun uzmanı Prof. Dr. Aksel Siva, bir beyanatında “Bağışıklık sisteminin zayıflığı ile değil bağışıklık sisteminin şaşkınlığı sonucu ortaya çıkıyor. Bu nedenle bağışıklık sistemini güçlendirmeye çalışmak doğru değil” diyor.

MS, merkezi sinir sisteminin yani beyin ve omurilik hastalığı olarak tanımlanıyor. Sinirleri çevreleyen miyelin hastalanıyor ve sinir iletimi bozuluyor hatta zaman içinde sinirlerde kopmalar oluyor. Bu hasarın henüz nasıl ve neden başladığı bilinmiyor. Vücudun savunma mekanizmasının kendi dokusuna saldırdığı bir reaksiyon sonucu olduğu düşünülüyor. Ek olarak, virüslerin veya viral enfeksiyonların da rolü olduğu tahmin ediliyor. Teşhis konmuş kişilerde bile nasıl seyredeceği  maalesef bilinmezliğini koruyor.
Bu hastalık ataklarla ortaya çıkıyor; yani birden bire göz görmüyor, el, kol veya bacak tutmuyor… Kimilerine yıllarca uğramıyor, kimilerinde hızlı seyrediyor; ataklar daha sık gelmeye başlıyor, hatta özür bırakabiliyor. MS belirtileri, genellikle geçici oluyor. Uzmanlar, “Her MS’linin hastalığı kendine özgü” diyor. Ataklar, kortizon tedavisiyle iyileştirilebiliyor. Ataklar önlemek, hastalık gelişimi ve özürlülüğü durdurmak mevcut tedavilerle mümkün. Mevcut enjeksiyon tedavileri ile 20 yıla ulaşan güvenilirlik verileri bulunuyor, ayrıca bu tedavileri kullanan anne adayları çocuk sahibi olabiliyor.

Uzmanlar, tedaviye erken başlamanın ve sürekliliğinin önemine dikkat çekerken, yeni geliştirilen enjeksiyonlar, hız, derinlik ve zaman gibi konfor ayarlarıyla hastanın kendi kendine uygulamasına imkan veriyor tedavinin doktor tarafından takibini kolaylaştırıyor. 
MS için, yeni oral tedaviler, kök hücre tedavileri konuşuluyor. Hekimler de, hastalar da heyecanla bekliyor. Kök hücre için “daha var!” deniyor, oral tedaviler için ise, “İkinci basamak olarak düşünülebilir ama yan etkilerini göz önünde bulundurarak temkinli olmak gerekiyor” uyarısı yapılıyor.

MS Haftası’nda “elele” çalışıyoruz. Yarın ve Pazar Haliç’te Dragon Festivali’ndeyiz. MS Derneği'nin de desteğiyle MS’e karşı kürek çekiyoruz…


Melek Elitok

22 Mayıs 2011 Pazar

Onlarınki 25 Euro, bizimki 2 TL


Türkiye’nin siyasetle kopan gündemini takip etmeye nefesim yetmiyor… Yogada nefes egzersizleri yapmama rağmen…

Ben yine kendi konuma, sağlığa döneyim diyorum ama hayatın akışı, uzayıp giden baharın serin rüzgarı aklımı çeliyor…

19 Mayıs tatilini fırsat bilip kaçamak yaptığımız Kıyıköy, İğneada sefası beni baştan çıkarıyor. Çoluk çocuk, arkadaşlar günübirlik diye yola çıkıp, 3.günün sabahı zor dönüyoruz İstanbul’a… Arkamıza baka baka… Gelmeyen yaz sağolsun, bahar hükmünü doya doya sürüyor oralarda. Gözüm yeşile bürüyor… Ben İstanbul’a 2 saat uzaklıktaki bu doğa harikası güzellikleri ancak keşfettiğimi itiraf ederken, tesadüfen duyup da gittiğimiz Dupnisa Mağarası’nı ‘bileniniz yoktur’ diye iddia ediyorum.


Bahar kaçamağını biraz da kültür turuna çevirmek için uğraşan gezi arkadaşımız, aynı zamanda navigatorümüz Koray Kaya, İğneada dönüşü, Kırklareli'nin Demirköy ilçesi Sarpdere köyü yakınlarında, 16 yıl önce turizme açılan 3 bin 200 metre uzunluğundaki Dupnisa Mağarası'na götürüyor bizi. Kapıdaki görevliye 2’şer TL vererek, -çocuklardan hiç almıyorlar- giriyoruz mağaraya. Ziyarete kapalı “Kız mağarası” bölümünde yarasaların doğal yaşamlarını sürdürebilmesi için sadece 450 metrelik bölümü 2003 yılında turizme açılmış. Gidiş-dönüş yaklaşık 1 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz mağaranın içinde, çoluk çocuklu 11 kişilik gezi ekibi olarak. Girer girmez, ben burayı bir yerden hatırlıyorum diye tutturuyorum…  Benim Porto, “Girişi 25 euroluk Jeitta Mağarası’nın aynısı burası” diyor. 25 mi, 50 miydi diye tartışırken, “burayı bilen var mı acaba?” diye söylenmeye başlıyoruz…

“Dünyanın 7 harikasından biri olmaya aday” sloganıyla gezdirilen Beyrut’ttaki Jeita Grotto’dan etkilendiğim kadar etkileniyorum bizim mağaramızdan da.  Orası gibi 2 katlı. Alt kattaki akarsu Türk – Bulgar sınırı Rezve Deresi’ne akıyor. Üst katı merdivenlerle gezilebilir şekilde düzenlenmiş ve aydınlatılmış. Ayrıca yarasaların yaşadığı-60 bin yarasanın yaşadığı söyleniyor-, yer altı cenneti olarak tanımlanan kız mağarası da üçüncü bölümü!

Oracıkta, bizim de “dünyanın 7 harikasından biri olmaya” aday gösterdiğimiz Dupnisa’ya, elimizi kolumuzu sallaya sallaya, telefonlar, kameralar, fotoğraf makineleriyle girerken, Beyrut’taki Jeita’ya oldukça prosedürlü bir seromoniyle kabul edildiğimizi farkediyorum. Önce mağaranın girişine çok kısa da olsa bir teleferikle çıktığımızı, kısa bir tanıtım filmi izletildiğini, içeriye girmeden önce de, elimizde ne kadar çanta ve dijital alet varsa, kilitli dolaplara teslim ettiğimizi hatırlıyorum.

İnternette bir gezi yazısında Dr. Nebil Haddad adında bir zat’tın tura katılanlara, Jeita için "Dünya'nın hiçbir yerinde bulunmayan biri kuru, diğeri ıslak iki kattan oluşuyor. Hiçbir yerde bulunmayan bu özellikteki doğal mağara bizim için gurur kaynağı" açıklamasına rastlıyorum.  Yanılıyor, diyorum. Aynı yazıda, pazarlamadan Sorumlu Darin Salih ise adında bir zat da, "Herkesi burayı ziyarete davet ediyorum. Bu doğa harikasından herkesin haberi olmalı" diyor.

Al işte, bizimki de iki katlı, hatta yarasalara ev sahipliği yapan üçüncü bölümü de var. Dünyanın en büyük kireçtaşı mağaralarından biri… Burada da girer girmez, doğanın mucize eli karşısında insanın nefesi kesiliyor. Sarkıt ve dikitler birer sanat eseri gibi şekillenmiş…


Dupnisa’nın tek eksiği, henüz alt kattaki nehirde tekne gezintisi yapılmıyor. Ama Jeita, 1836 yılında bulunmuş, üst katı 1958’de keşfedilmiş. Bizimki çok yeni turizme açılmış.

Ben de, herkesi buraya, ziyarete davet ediyorum. İstanbul’a bu kadar yakın doğa harikasından herkesin haberi olmalı!


Melek Elitok

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Çiftler, yatak odası kararlarını kendileri versinler



Prof. Rosling: “Başbakan yatak odası kararlarına karışmak yerine, iyi bir eğitim hayatı, iyi bir gelecek için yatırım yapmalı…”
İstatistik gurusu Prof. Dr. Hans Rosling , bugün CNBC-e’de dünyada ve Türkiye'de “Çocuk Ölümleri ve Çocuk Sayısı”na ilişkin çok güzel istatistiki değerlendirmeler yaptı. Tam da kanayan yaramıza parmak bastı…
1960 yılında Türk kadınının 6 çocuk doğurduğunu, bugün giderek bu sayının 4’e ve2’ye kadar düştüğünü söyledi. 2009 yılı verilerine göre bütün dünyada çocuk ölümleri azalırken, çocuk sayısı da azalıyormuş.  Avrupa’da refahı yakalayan ülkeler çocuk sayısını artıyormuş ama Türkiye’nin 2 çocukla sınırlı kalmasına da şaşırıyormuş.  Gelişmekte olan bir ülke olarak Türk halkının bu davranışının tutarlı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Rosling, Başbakan Erdoğan’ın “her aileye 3 çocuk” tavsiyesine karşı “Başbakan’ın tavsiyesine uymak için henüz erken. Haksız değil ama aceleci!  Genç çiftler, çocuklarının iyi eğitim almasını, iyi bir hayat yaşamasını istiyorlar. Başta eğitim ve sağlık sistemi iyi hale getirilmeli ki, aileler buna güvenerek kaç çocuk sahibi olacaklarına karar versinler. Türkiye, gelişmekte olan bir ülke. Ekonomisi iyiye gidiyor. Çocuk ölümleri azaldı. Ama aileler mütevazi ve çocuk sayısını ortalama 2’de tutuyor” diyor.

 “Aileler, Başbakan’ın gazına gelmiyor” demek istiyor yani…

Çevremden, “iki çocuklu, en cesaretli çift” ünvanını alırken “gerçekten bizimki de cesaret!” diyorum eşime. Bu devirde kolay mı? Maaşlı çalışıp iki çocuk büyütmek ve okutmak. Bu yüzden, emekli olmuşken üçüncü on yıllık kariyer planı yapmam gerekti. İstanbul gibi bir şehirde tek maaşla geçinmek ve çocuk büyütmek bana göre mümkün değil! Mümkün kılanların önünde saygıyla eğiliyorum.

Eğitim deyince, herkes başka bir taraftan yaramı kanatıyor. Geçtiğimiz günlerde de Radikal Gazetesi’nde Güven Sak, köşesinde yazdı. Türkiye İngilizce konuşamıyormuş. Education First (EF)’ün İngilizce yeterlilik istatistiklerine göre; 2011 yılı English Proficiency Index değerleri yani, 44 ülke arasında Türkiye 43. sırada. Sadece Kazakistan’ı geride bırakmış. Sak diyor ki: "İngilizce konuşamayan bir ülke olarak, Türkiye nasıl 10. büyük ekonomi olacak? İddia buydu, öyle değil mi?"

Evet, üniversite bitirmiş, üzerine master yapmış biri olarak İngilizce bilmiyorum hala… Kesinlikle çok istiyorum. Eğitim hayatımın ardından iş kaygısıyla attım kendimi iş dünyasına.. Hala çalışıyorum. Ama 17 yıllık eğitim hayatımda hiç İngilizce görmedim. Kurada çıkan Fransızca ile tanıştım. Kendi çapımda onun için uğraştım. Ama ne Fransızca’yı tam öğrenebildim ne İngilizce için vakit bulabildim.. Bu nedenle çok da güzel iş tekliflerini kaçırdım.   Ama hala vazgeçmiş değilim, İngilizce öğrenmek istiyorum!
İletişim Danışmanı olarak, yurtdışı seyahatlerinde elimin ayağıma dolanmasından, çevremdekilerden utanmaktan bıktım. Hala “beceri noksanlığı” korkusu yaşıyorum. Maalesef bu devirde çocuklarım için de aynı kaygıyı taşıyorum. Devlet okulunda okuyorlar ve haftada 1-2 saat olan İngilizce dersinde bir şey öğrenmiyorlar.

Yine “çılgın proje”ye bağlayacağım müsadenizle…  Güven Sak’ın da dediği gibi, Başbakanımız, çılgın projeleriyle İstanbul'un arsa değerini artırmaya çalışacağına, eğitim düzeyimizi artırsa ya!

Melek Elitok

30 Nisan 2011 Cumartesi

Hoca efendi: “Değerli yolcular!”

Hoca efendi: Paşa Çayırı Camii İmamı.
Değerli yolcular: Biz cenaze cemaati!
Hoca Efendi dedi  ki: “İbret alın, hepimiz yolcuyuz bu dünyada. Geldik, gideceğiz…”
Hesaplasaydı; oturduğu sokağın köşe başındaki apartmandan bozma camiinin önündeki kaldırımdan, sokakta namaza duran cemaatinin karşısından, musalla taşı yerine sunta masadan uğurlanacağını, vazgeçerdi.  Vazgeçerdi son anda, bu küçücük yaşta alıp başını gitmekten! Sırf bu yüzden vazgeçebilirdi. Biz değerli yolcular, bir kez daha fark ettik ki; “bu memlekette insanın değeri yok!”
Henüz 14 yaşında, belki de incir çekirdeğini doldurmayan, fakat kendince çooook büyük bir neden yüzünden alıp başını gitti bu dünyadan. Gidişi yıktı beni! Avlusu olmayan ama kat kat Kur'an Kursu olan bu camiiden, musalla taşı yerine bu sunta masanın üzerinden gidiş şekli de!
Nedenini, nasılını belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz hiçbirimiz. Ama belli ki kendini, yalnız ve değersiz hissetti. Çekip gitti!
Haksız mıydı?
Çooook haklıydı. Bu kadar mı değersiz insanımız, vatandaşımız, canımız, çocuğumuz, çoluğumuz… Şanslı azınlık içinde doğmamıştı. Belki biraz dış mahallede yaşamıştı ama olsun, O da İstanbul vatandaşıydı, genciydi, öğrencisiydi... O dış mahalleler var ya! Kendini değersiz hissettiren…  Ne okulu okula benzeyen, ne semti semte, ne camisi camiye.. ne köy, ne mahalle…  İşte buralıydı.
Başbakanım R.T. Erdoğan, “çılgın projeler” le İstanbul’un sınırlarını zorlarken, buraları hiç mi görmüyor? Karadeniz Mahallesi, Paşa Çayırı Mevkii, benim bugün gördüğüm! Benzer pek çok mahalle ve sokak var. Yani varoşlar! Belki de burası varoşların en medenisi…
Ağabeyim hep derdi ki; “Sen İstanbul’u Gayrettepe, Levent, Nişantaşı’ndan ibaret sanıyorsun”
Bugün kafama kazındı, çakıldı. Tabii ki, yıllarca muhabirlik yapmış bir kişi olarak pek çok semti, mahalleyi gezdim, gördüm. İşim gereği günde en az 10 gazete okuyorum. Tabii ki biliyorum Türkiye’nin halini… İstanbul’un halini… Ama son yıllarda hayatı Gayrettepe, Nişantaşı, Levent civarında geçen şanslı bir avuç azınlıktan biri olarak, gözümden ırak olmuş buralar…
Bugün benim canım yanınca yeniden farkettim!
Dış basında “Çılgın Proje” ile ilgili yorumlar vardı. The Daily Mail’de Jean Grancois Perousu diyor ki: “Kentin ayakta kalması için çevre ve sosyal adaletten kaynaklanan sorunlara çözüm getirilmesi gerekiyor.”
Evet, bir gün bu mahallelerde yaşayan ve alıp başını gitmeyen çocuklar, sosyal adalet isteyecekler! Yalnız kalmamak için park, bahçe, spor salonu isteyecekler…
Elçiye zeval olmaz, benden söylemesi!
 Melek Elitok

28 Nisan 2011 Perşembe

Çılgın Proje’yi protesto ediyorum!

Yeter! İstanbul’un katline son verilmeli. Zaten ne tarihi, ne kültür mozaiği, ne güzelliği kaldı… Evden çıkıp ofise gidene kadar- Gayrettepe, Levent arasında- iş kuleleri, alışveriş merkezleri, yapımı devam ederek içimi acıtan, Gök kafesi bile gölgede bırakan devasa Zorlu Center’ı, günün her saati yoğun olan trafiği yaşadıkça ölüp ölüp diriliyorum. Bazen sabah erkenden, bazen öğle aralarında kaçarak, bir apartman dairesine sıkışmış da olsa, en azından hocalarımla huzur bulduğum yoga merkezime gidiyorum. Yogamı yapıp, ruhumu, zihnimi, bedenimi rahatlatmaya çalışıyorum.
Ama ne mümkün! Sabahın körü bütün vücudumu esnetip enerji depolamışım. Ofise gelip gazeteyi açınca “çılgın proje” beni çıldırtıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın seçim öncesi açıkladığı, hatta daha önce ortaya atılmış bir proje olduğu iddia edilen "İstanbul için Çılgın Proje"yi "İs-te-mi-yo-ruuuuuuuuuum.!" Bu şehre artık bir çivi çakılmasını istemiyorum. Bu ülkenin vatandaşı, bu şehrin insanı olarak “istememe” hakkımı kullanıyorum. 
“Hah! Sana mı soracaklar!” demeyin! Sandık başında soracaklar…
En çok da Çatalca gidiyor elimizden, ona üzülüyorum. Annem ve babamın bir oda, bir bahçe küçük bir evi var Çatalca’nın Ova Yenicesi’nde… Her yer tarım arazisi orada. Değerleniyormuş, tarlaların fiyatları artıyormuş… İstemiyoruz kardeşim! Biz değerlensin istemiyoruz. Bahçemizde nefes almak istiyoruz, toprağımızdan domates yemek istiyoruz.  Akbabalar saldırmış oralara, arazi toplamaya başlamışlar…
Yağma başlamış yani! Şehirleşiyoruz, modernleşiyoruz,küreselleşiyoruz....   
Hayır; gemi trafiği hiç de azalmayacak. Tanker felaketi, boğaz sayısı ikiye çıkınca katlanacak, deniz ve kara trafiği bütün kenti saracak. –Cumartesi, Pazar Çatalca trafiğini biz biliriz-. Boğaz ekolojisi bozulacak. Kent boğuldukça boğulacak. Rant kavgası sosyal patlamalara neden olacak!

Bu yüzden; destur! Diyorum.
Melek Elitok

26 Nisan 2011 Salı

Sonunda “yoga”yla da tanıştım!

Zamanında aerobik ve step yaparak -ergenlik mi diyeyim, gençlik mi diyeyim -kilolarını atan ve formuna kavuşan biri olarak spor yapma hevesim ve isteğim hep sürdü. Fakat yoğun iş temposu, 1.çocuk, 2.çocuk derken uzun zaman spor yapmaya fırsat bulamadım. “Fırsat bulamadım bahane” diyenlere, fırsat yaratamadım diyeyim…

Birkaç yıl önce iş arası öğle yemekleri vaktine pilates de sıkıştırmaya çalıştım ama kısa süreli oldu maalesef. Sonunda bu hafta “yoga” ile tanıştım!
Tanışma paketleri beni kandırdı ((-:

Yogacıların deyimiyle; yaşadığımız büyük şehrin karmaşıklığı içinde unuttuğumuz nefesi alacağız, bedenlerimizle barışacağız. Şu anda Yin Yoga ve Aştanga Yoga ile tanıştım. Sırada; Vinyasa Akış, Kundalini, Şivananda ve Hatha Yoga var. Yapmak isteyenler için Hamile Yogası ve Çocuk Yogası da var.

Yoga pozlardan oluşuyor. Bunlar duruşlar demek! Duruşlar arasında geçerken nefes ve hareket ilişkisi vurgulanarak bedende güçlenme ve esneme gelişiyor, zihin dinginleşiyor. Yoga Şala uzmanları diyorlar ki: “Amacımız, kendiniz ile ilgili farkındalıkları, odaklanmaları ve sağlığınızı geniş bir yoga yelpazesi sunarak geliştirmektir. Biz bunu sevgi, şefkat, bir macera tutkusu ve bireyselliğe saygı ile yapıyoruz.
 Eski ve ebedi Yoga geleneği 5000 yıldan fazla bir süredir öğretmenden öğrencisine aktarıla gelmiş. Yoga; zindeliktir, sağlıktır, rahatlamadır, değişimdir, yeni olasılıklara açılımdır, toplumdur.”

İlk dersim oldukça yavaştı. Huşu içinde geçti… Dedim, harika! Nefes almayı öğrendim, vücudum kedi gibi esnedi de esnedi. Dün ikinci derste; tesadüfen hocamla baş başa ders yapınca “yok!” dedim, daha nefes almayı öğrenememişim. Nefesimi unutuyorum, tutuyorum, ağızdan mı alayım, burundan mı vereyim bilmiyorum. Tek bir poz için 1 saat uğraştım.
Sonunda, burundan nefes alıp, burundan nefes vermem gerektiğini öğrendim.
“Nefes burundan alınır ve verilir. Ağız yemek yemek ve konuşmak içindir!” dedi Selda Hoca.

Normal kilolu biri olarak ilk pozu aşağı yukarı yapmayı becerdim. Boynum uzadı, 33 omurgam açıldı da açıldı… Pelvik kaslarım çalıştı.

Bugün kendimi çok iyi hissediyorum.. Daha poz çok!
Öğrendikçe anlatacağım. Fakat, henüz bu konuda elçilik yapamayacağım.
Çünkü henüz daha başlangıçtayım!
Melek Elitok.