31 Ekim 2011 Pazartesi

Van çocuklarına okul çantası hazırlanacak!

Bize buralardan “sabır” dilemek düştü…  Karınca, kararınca, bütçelerimize göre katkıda bulunmak düştü…  Okudukça, izledikçe gözyaşları tutulamaz oldu… Üç  gün, beş gün değil. Daha çok zaman yardıma, desteğe, ilgiye ihtiyaçları var Vanlıların. Yaralar kolay sarılmıyor, acılar hiç unutulmuyor… Şükürler olsun ki, herkes her şeyi düşünüyor, üzerine düşeni yapmak için çırpınıyor. Oyuncak Müzesi kuran Şair Sunay Akın da, “çocukların canı oyun oynamak ister!” diye düşünmüş, oyuncak topluyor. Dün köşesinde Yılmaz Özdil yazmış. Oyuncak Müzesi’ne Salı’ya, Çarşamba’ya kadar teslim edin ki, bayramda oynasınlar demiş…    

Milli Eğitim Bakanlığı da 14 Kasım’da eğitim başlayacak diyor… Şimdi onlar, kalem, defter ister, çanta ister…  Tam da okumayı sökecekken çadırda yemek, ısınmak, hayatta kalmak derdine düştüler. Ama olsun;  okumayı da sökmek isterler, yarım kalan ödevlerini tamamlamak da… Çünkü hayat devam ediyor!
Van’daki depremin ardından şimdi suçlular aranıyor… Çünkü deprem öldürmüyor, çarpık yapılaşma, çürük binalar öldürüyor! Onlar araya dursun, ya biz İstanbullular! Büyük korkularla söylemeye bile dilimizin varmadığı İstanbul depremini hayal bile edemiyoruz.  1999 da, İstanbul’un kıyısına dokunan depremin Avcılar’ı nasıl yıktığını hatırlıyoruz! Ama bir yandan da, olası bir depremde çadır kurulacak, toplanılacak alanlara dikilen dev binaların yükselişine engel olamıyoruz! İstanbul’un dört bir yanında proje inşaatlar yapılıyor. Hepsi üstümüze üstümüze geliyor. 

Bu arada, depremle ilgili ne varsa masaya yatırılıyor… Dış yardım alınsın mı, alınmasın mı? Binalarda denetim “özelde mi, devlette mi olmalı?” Kızılay yetti mi, yetişti mi? Kredi başvurularında dairenin depreme dayanıklılığına bakılıyor mu? Yoksa önüne gelen kredi alıyor, aldığı kredide boğuluyor mu? Binalar rehabilite edilecek mi?  Yoksa depremde başımıza yıkılsın diye beklenecek mi?
Gözümüzün gördüğü, aklımızın yettiği odur ki; rant peşinde koşanlar bir karış boş alanı bile değerlendirerek bina yapmaya devam ediyor. Çaresizlik içinde İstanbullular olarak “Allah bizi depremden korusun!”  duasından başka elimizden bir şey gelmiyor.

Elçiye zeval olmaz; Vanlı çocuklar eğitime 14 Kasım’da başlayacaksa okul çantalarını hazırlamaya başlamak lazım!


Melek Elitok Tuncay

19 Eylül 2011 Pazartesi

Yaşasın! Okullar açıldı… Mezuralarınızı elinize alın!

Milli Eğitim Bakanlığı’nca, okullar açılmadan yayımlanan yazıda; “bedensel gelişimini tamamlayamayan çocukların ilköğretime kayıtlarının bir yıl ertelenebileceği” açıklandı. Buna göre; yaşıtlarına göre boy ve kilo artışı yavaşlayan çocuklar ya okul öncesi eğitime devam edecek ya da birinci sınıfa kayıtları bir yıl ertelenecek…
Bu kez ben de, bel çevreniz veya kalça genişliğinizle uğraşmıyorum. Vücut Kitle İndeksiniz de artık sizi ilgilendiriyor…  Bu kez; okullar yeni açılmışken, M.E.B.’in uyarısını dikkate alıp çocuklarımız yaz boyu yeterince büyüdü mü? Buna bakacağız.

Evde, işte, okulda düzen sağlamak adına, okulların açılmasına bütün anne-babalar gibi ben de çok sevindim.  Tatil, tatil nereye kadar? Zamanı gelince her şey özleniyor… Sonbahar da, okullar da… Çocuklar bile özledi; okulunu, öğretmenini, arkadaşlarını! Benimkiler, sabah 06.00’da kalkıp heyecanla hazırlandılar. Baktık ki, geçen seneki kıyafetler küçülmüş… Paçalar kısalmış! Yaşasın!
Uzmanlar diyor ki; çocuğunuzun büyüdüğünü, kıyafetlerinden takip edebilirsiniz. Ya da geleneksel yöntemlerle, -bizim çocukluğumuzda yaptığımız gibi- kapı pervazına çentikler atarak mezura ile ölçebilirsiniz…

Bugün Sabah Gazetesi’nin Günaydın Eki’nde, Sağlık Editörü Esra Tüzün’ün sayfasında “Çocuklarınız Sağlıklı Büyüyor mu?” yazı dizisi başladı. Prof. Dr. Abdullah Bereket, çok dikkat çekici bilgiler veriyor:
“Yıllık boy artışı yaşa göre normalden azsa, büyüme hızı yetersiz demektir. Bir çocuk ergenlik öncesinde, takip edildiği büyüme eğrilerinde aynı çizgide devam edemiyor ve alt çizgiye düşüyorsa mutlaka bu işin uzmanına başvurmak gerekir. Aileler, normal büyüyen çocuklarında, yavaşlama veya duraklama fark ederlerse, en basiti kıyafetleri küçülmüyorsa anlayabilirler. Bazı anne babalar, çocuklarındaki boy kısalığını fark ediyor fakat ergenlik döneminde uzayacağını düşünüyorlar. Ancak çocuğun ergenlikte de boyu uzamıyor. Bu defa, doktora geç gelinmiş oluyor. Aileler, çocuklarını düzenli olarak doktora götürmedikleri gibi, bazen de hekimler çocuğun boyunu ölçmüyor. Oysa çocuk hangi nedenle hekime başvurmuş olursa olsun; mutlaka boy ve kilosunun ölçülmesi ve grafik üzerinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu durum büyük önem taşıyor. 12 yaş çok geç mesela! 8-9 yaşlarında dikkatli olunmalı; yaşıtlarına göre boy kısalığı fark ediliyorsa ve boy kısalığı tedavi edilebilir bir nedene bağlı ise gereken tedavilere zamanında başlanmalıdır.”

Benim en hassas olduğum nokta!
Prof. Dr. Bereket ayrıca, normal büyüme ve genetik boy potansiyelinin en iyi şekilde kullanılabilmesi için, çocuğun yaşına uygun kalori almasının ve dengeli beslenmesinin son derece önemli olduğunu vurguluyor.  Bir de, her çocuğun ideal boyunun, anne ve babasının boylarına göre genetik potansiyeli değerlendirerek belirlendiğine dikkat çekiyor. İdeal boy hesaplamada kullanılan formül:

Kızlar için     = (Anne boyu + Baba boyu -13) / 2

Erkekler için = (Anne boyu + Baba boyu +13) / 2

Hesaplanan bu değerler, santimetre cinsinden ulaşılması gereken en düşük boy uzunluğu olarak kabul ediliyor.

Siz de yapın hesaplarınızı ama yine de, yılda bir kez çocuğunuzun doktoru ile büyümesinin normal olup olmadığını takip edin lütfen!

Elçi’ye zeval olmaz; yarın yazı dizisinin konusu: “Mutlu çocuk hızlı büyür!”

Melek Elitok Tuncay

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Benim hediyem O!

Yaş 28! Hayatımın en güzel yılı… İyi bir işim var, iyi kazanıyorum. Bol bol geziyorum, okuyorum, eğleniyorum…  Hiç aksatmadan, keyifle spor yapıyorum –Hala o sporun kaymağını yiyorum.- Ne Hisar konserleri kaçıyor, ne Caz Festivalleri…  Hayat bana güzel!
Tek eksiğim bir sevgili! Daha doğrusu, herkese göre tek eksiğim; bir koca!  Yaş gereği, evde kalmış muamelesi görüyorum. Gün geçmiyor ki, biriyle tanıştırılıyorum! Ahali seferber... Annem, oğluna isteyen arkadaşlarına resimlerimi el altından sızdırıyor. En yakın arkadaşlarım, kocalarının en yakın arkadaşlarıyla ‘tanıştırma yemekleri’ organize ediyor. Yok, yok!!! Bir türlü denk düşmüyor.

İşte o günlerde bir gün, eski çalıştığım Hürriyet’e rutin arkadaş ziyaretine gidiyorum. Ziyaretin anlam ve önemini anlatabilmem için; o günün de 9 yıl öncesine dönüyorum.
Yaş 19! Stajyer kadrosunda çalışırken, kendime haberimi yazacak bilgisayar ararken Spor Servisi’nin en sessiz muhabiriyle “Mesajınız Var!” ortamında tanışıyorum.  Bakışıyoruz… Konuşuyoruz… Birkaç öğle yemeği yiyoruz…
Ama çıkmıyoruz, yani bir türlü “sevgili” olamıyoruz… -Sayesinde!-
Ben gazeteden ayrılıyorum, başka bir gazeteye gidiyorum.  Hürriyet Babıali’den gidince, bizim de yollarımızı ayrılıyor… Aradan yıllar geçiyor… 9 yıl!

 İşte o Hürriyet ziyaretinde, -daha önce defalarca ziyarete gitmiştim halbuki..- tesadüfen ben bu spor muhabirini tekrar görüyorum… Yıllar sonra, -karşılıklı içimizden bir sürü şey geçirerek-, ayaküstü sohbet ediyoruz. Kendisinden hiç beklenmedik bir hızla-galapagos kaplumbağası ya!-, ertesi günü beni işyerimden arıyor. Not bırakıyor… Birkaç telefondan sonra, -9 yılı da yedi bu arada… - çıkmaya başlıyoruz!

Yaş 29! Dost ve sevenler mutlu, annem mutlu, ben mutlu... Herkes mutlu! Evleniyoruz!

Bugün yaş…..! İki çocuklu, mutlu, huzurlu, bir aileyiz biz! Bir köpeğimiz eksik… (((-;

Hayatın bana armağanı Portom! Doğum günün kutlu olsun!

Elçiye zeval olmaz! Bekleyenlere sözüm: “Bekleyen derviş, muradına ermiş!”

Melek

Not: Portom, senin de hediyen var (-:

5 Temmuz 2011 Salı

Rakım; 2365 metre!

Tahtalı; hasta da eder, hayran da!

Tatil hazırlığı, tatilin kendisi, tatil dönüşü rehaveti derken… Gittik, geldik! Valla dinlenmedik, yorulduk! Bavul hazırlığından, yolculuğuna, tatilin hakkını verme telaşından, dönüşte makine makine çamaşır yıkama zahmetine kadar yaşanan yoğun tatil trafiğinin yarattığı; neyse ki tatlı yorgunluk!!!
Yazı da rehavete kapılınca böyle geç yazılabildi işte ((-:

Yediğimiz içtiğimiz bize kalsın, gördüklerimizi anlatmadan geçemeyeceğim.
Benim Başak’ım ve “kanki”si Ece için Antalya’ya gittik. Allah'tan Antalya’nın “çekilebilir sıcaklar”ının olduğu zamanlara denk geldik. Uzun zamandır uzak durduğumuz Tatil Köyü konseptine, bu muhteşem ikili “kanka arkiler” hatırına (onların deyimi bu; arkadaşın kısaltılmışı…) girdik.

4. günün sonunda, “ye, iç, yat” durumunu kültür turu ile de zenginleştirmek için genç rehberimiz Batuhan’ın önerisine uyduk Olympos Teleferik ile Tahtalı Dağı’na çıkmaya karar verdik. Fazla para ödememek için Batuhan’a bulaşmadan, tatil köyünden çıkar çıkmaz –benim Porto’nun voleybol macerasının beşinci dakikasında sakatlanmasına ve topallayarak yürümesine rağmen -  önce yolumuzun üstündeki Phaselis Antik Kent’e uğradık. Hiç bozulmamış diyemeyeceğim ama kalan haliyle bile muhteşem görünen ve bütün görkemiyle bizi karşılayan Su Kemeri ve Güney, Kuzey Limanları birleştiren Antik Yol, M.Ö. 2. yüzyılda kurulmuş bu kentin mutlaka görülmesini gerektiriyor. Yolun sonu üçüncü limana, nefis bir koya açılınca bu doğa harikası karşısında büyülendik. Teleferik sevdası ve açlık hissiyle çocukları daha fazla yürütemeyince Tahtalı Dağı hedefiyle tekrar yola koyulduk.

Olympos Teleferik bugüne kadar görülmemiş, yaşanmaya değer macera!

Aynen öyle! En azından ben bu kadarını görmemiştim… Hatta, tanıtım broşürlerinde “Olympos Teleferik’in dünyada bir eşi daha yok” yazıyor. Antalya, Kemer’de bulunan Tahtalı Dağı, 2365 metre yüksekliği ile Türkiye’nin denize yakın, en yüksek dağıymış. Antik çağda “Tanrılar Dağı” olarak tanımlanan ve mitolojide “Olympos” olarak adlandırılan bu muhteşem dağa, çıkışımız da muhteşem oldu.
Dünyanın en uzun ikinci teleferiği olan Olympos Teleferik, bizi “Sea to Sky” sloganı ile denizden dağa taşıdı. Askılı tişört ve şortlarımızla tırmandıkça üşüdük. Zirveye çıktığımızda, pek de maceracı olmadığını anladığım ekibimiz, hem korkudan hem de şaşkınlıktan fotoğraf çektirmek için bile bir araya gelemedi doğru düzgün! 4350 metre uzunluğundaki teleferik ile zirveye doğru tırmanırken, bakarken hem ürktüğümüz hem de bakmaktan kendimizi alamadığımız manzara eşliğindeki 10 dakikalık yolculuğumuz yaşanmaya değerdi. Sarp kayalıkların, yoğun sedir ormanları ve deniz manzarasının tadını çıkarmaya fırsat vermeyen, yürek hoplatan tırmanış, sürekli aklımıza “nasıl yapılabilmiş?” sorusunu getirdi. İsviçre’nin ileri teleferik teknolojisi ve güvenlik standartları ile yapılmış tabii.

Yaz dönemi, her gün 9.00-19.00 arası saat başlarında hareket eden teleferikle seyahati mutlaka deneyim derim…. Ama, yanınıza hırka, ince bir mont vs. almayı unutmayın çünkü zirveye çıktıkça hava çok soğuyor. Bizim Porto, sakatlığına bir de nezle ekledi. Her ne kadar arabanın klimasından dese de Tahtalı Dağı, O’nu kendisine hayran bırakırken hasta da etti…
Not: Rehberimizi ekmemize değmedi, çünkü bize söylediği fiyat 45 TL. idi, transfer dahil. Zaten kişi başı 40 TL. ödedik. Transfer de bizden… 

Melek Elitok Tuncay

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Şişli Ölmesin!

“Yüzyılın Derbisi!
Saha: Ali Sami Yen
Hakem: Devlet

1- Yükselen binalar ve residencelar yüzünden hava sirkülasyonu sıfır olan, cehennem sıcaklığında, kirli gazların solunduğu, binaların gölgesinde, güneşin yüzünü dahi göremeyen ilçe sakinleri için, kurtarıcı bir “AKCİĞER” olacağıdır.
2- Binaların % 70’ inin yıkılacağı söylenen; beklenen İstanbul depreminde, bir karış dahi, boş alanı olmayan ilçede insanların güvenle sığınabilecekleri; ilkyardım çadırlarının kurulacağı; arama – kurtarma ekiplerinin koordine olacağı bu bölge “ OLAĞANÜSTÜ DURUM TOPLANMA MERKEZİ ’’olması açısından çok çok önem taşımaktadır.
3- Şişli İlçesinde bir karış yeşil alan kalmamıştır. Çocuklarımızı sanal dünyadan kopartacak, doğa ve güneşle buluşturarak, sosyalleşecekleri, çocuk bayramlarında gösteriler yapabilecekleri, engelli kardeşlerimizin stres atabilecekleri, yaşlılarımızın soluklanacağı, sohbet edecekleri, Şişli İlçesi sakinlerinin yürüyüş, spor yapabilecekleri, bisiklete binebilecekleri, evcil hayvanları ile gezebilecekleri, sosyal aktivitelerin, konserlerin, açık hava etkinliklerinin yapılabileceği bir parka ihtiyaç vardır.
(Ki Ali Sami Yen Stadı varken, Şişli’liler sabahları burada spor, koşu ve yürüyüş yapar, çocuk bayramlarında gösteriler olurdu.)
Dolayısıyla ŞİŞLİ ALİ SAMİ YEN DOĞAL PARK’ nın yapılması, Şişli İlçesi ve çevresinde yaşayanların, psikolojileri, sağlıkları ve sosyalleşmeleri açısından önem taşımaktadır.
Yukarıdaki sebepleri çoğaltmak mümkün; bu sebepten Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası arazisindeki yapılaşmaya kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Bu vatanın evlatları olarak, doğaya ait olması gereken alanlara, gelecek nesiller adına sahip çıkacağız. Yatırım odaklı politikaların, günümüzde artık prim yapmadığı, bütün dünyanın yaptığı gibi doğaya sahip çıkmak, betonlaşmaya daha fazla müsaade etmemek, İNSANLIK GÖREVİMİZDİR.”


 Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası’nın altının otopark, üstünün doğal park haline getirilmesi için dün ŞİŞLİ MEYDANI , ŞİŞLİ CAMİİ ÖNÜ’nden ALİ SAMİ YEN’e yürüyen Şişli İlçesi Çevre Platformu’na destek veren Çarşı, sitesinde böyle duyurdu desteğini…
Hafta sonu Dragon Festivali’nde çalıştığım için yürüyüşe katılamadım ama yürekten destekliyorum bu hareketi... Ali Sami Yen, bölgedeki halkın nefes alabileceği yeşil alan olmalı!!!  Es kaza Mecidiyeköy'den geçerken bile nefesimi tutmak zorunda kaldığımı, boğulacak gibi olduğumu söylemek istiyorum.  

Bugün Habertürk İstanbul ekinde gördüm haberi… Protesto gösterisine katılan Şişli Belediye Meclis Üyesi Dursun Çaltı, 12 yıl içinde Şişli'ye 19 rezidans yapıldığı söylemiş... Sayın Başkan Sarıgül neredesiniz? Biz sizi çevreci, insan haklarına sahip çıkan, çocukları, halkını seven bir politikacı olarak biliriz... Hadi Ali Sami Yen'i yeşil alan yapın, dünyanın en muhteşem ilçe belediye başkanı ünvanını kazanın! Bu ünvanı hakedersiniz çünkü bu çarkın içinde hiç de kolay olmadığını biliyoruz hepimiz... İstemek kazanmaktır!
Çok isterdim orada olmak! Umarım bir eyleme daha gerek kalmaz ve devlet bu sese kulak verir!
Bu kez elçiye zeval olmaz demiyorum, çünkü elçi değil, ben de o bölgede yaşayan bir vatandaşım.

Melek Elitok


27 Mayıs 2011 Cuma

KiMSe bilemez!

Evet, yaşamayan hiç bilemez… Sessiz, derinden bir hastalık MS! Hatta ilk ziyaretlerinde hiç farkettirmeyebiliyor kendini… Göz bulanık görüyor, yorgunluktandır deniyor… Eller uyuşuyor, denge bozuluyor, aman şimdi geçer diye düşünülüyor…  Gerçekten de geçiyor. Tekrar ettiğinde ise, yani atak geldiğinde, bir süre göz hekiminde veya kulak burun boğaz ya da dahiliye uzmanında oyalanılıyor. Şanslıysanız ve nöroloji uzmanına yönlendiriliyorsanız, MS bulguları çok daha detaylı inceleniyor ve MR, Beyin Omurilik Sıvısı incelemesi ile kesin teşhis konuyor.

“Uzak olsun diyelim ama bilelim” diyerek MS Haftası için Antakya’da düzenlenen Nöroloji Okulu’nda öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum:
MS’in nedeni bilinmiyor, yaşam boyu sürüyor ve kesin tedavisi henüz yok ama mevcut tedavilerle kontrol altında tutulabiliyor. Genellikle 20-40 yaş arasında, gençleri, özellikle kadınları, aktif, dinamik, sosyal insanları seçiyor. Neden kadınlarda iki kat daha fazla olduğu da muamma! Bu konunun uzmanı Prof. Dr. Aksel Siva, bir beyanatında “Bağışıklık sisteminin zayıflığı ile değil bağışıklık sisteminin şaşkınlığı sonucu ortaya çıkıyor. Bu nedenle bağışıklık sistemini güçlendirmeye çalışmak doğru değil” diyor.

MS, merkezi sinir sisteminin yani beyin ve omurilik hastalığı olarak tanımlanıyor. Sinirleri çevreleyen miyelin hastalanıyor ve sinir iletimi bozuluyor hatta zaman içinde sinirlerde kopmalar oluyor. Bu hasarın henüz nasıl ve neden başladığı bilinmiyor. Vücudun savunma mekanizmasının kendi dokusuna saldırdığı bir reaksiyon sonucu olduğu düşünülüyor. Ek olarak, virüslerin veya viral enfeksiyonların da rolü olduğu tahmin ediliyor. Teşhis konmuş kişilerde bile nasıl seyredeceği  maalesef bilinmezliğini koruyor.
Bu hastalık ataklarla ortaya çıkıyor; yani birden bire göz görmüyor, el, kol veya bacak tutmuyor… Kimilerine yıllarca uğramıyor, kimilerinde hızlı seyrediyor; ataklar daha sık gelmeye başlıyor, hatta özür bırakabiliyor. MS belirtileri, genellikle geçici oluyor. Uzmanlar, “Her MS’linin hastalığı kendine özgü” diyor. Ataklar, kortizon tedavisiyle iyileştirilebiliyor. Ataklar önlemek, hastalık gelişimi ve özürlülüğü durdurmak mevcut tedavilerle mümkün. Mevcut enjeksiyon tedavileri ile 20 yıla ulaşan güvenilirlik verileri bulunuyor, ayrıca bu tedavileri kullanan anne adayları çocuk sahibi olabiliyor.

Uzmanlar, tedaviye erken başlamanın ve sürekliliğinin önemine dikkat çekerken, yeni geliştirilen enjeksiyonlar, hız, derinlik ve zaman gibi konfor ayarlarıyla hastanın kendi kendine uygulamasına imkan veriyor tedavinin doktor tarafından takibini kolaylaştırıyor. 
MS için, yeni oral tedaviler, kök hücre tedavileri konuşuluyor. Hekimler de, hastalar da heyecanla bekliyor. Kök hücre için “daha var!” deniyor, oral tedaviler için ise, “İkinci basamak olarak düşünülebilir ama yan etkilerini göz önünde bulundurarak temkinli olmak gerekiyor” uyarısı yapılıyor.

MS Haftası’nda “elele” çalışıyoruz. Yarın ve Pazar Haliç’te Dragon Festivali’ndeyiz. MS Derneği'nin de desteğiyle MS’e karşı kürek çekiyoruz…


Melek Elitok

22 Mayıs 2011 Pazar

Onlarınki 25 Euro, bizimki 2 TL


Türkiye’nin siyasetle kopan gündemini takip etmeye nefesim yetmiyor… Yogada nefes egzersizleri yapmama rağmen…

Ben yine kendi konuma, sağlığa döneyim diyorum ama hayatın akışı, uzayıp giden baharın serin rüzgarı aklımı çeliyor…

19 Mayıs tatilini fırsat bilip kaçamak yaptığımız Kıyıköy, İğneada sefası beni baştan çıkarıyor. Çoluk çocuk, arkadaşlar günübirlik diye yola çıkıp, 3.günün sabahı zor dönüyoruz İstanbul’a… Arkamıza baka baka… Gelmeyen yaz sağolsun, bahar hükmünü doya doya sürüyor oralarda. Gözüm yeşile bürüyor… Ben İstanbul’a 2 saat uzaklıktaki bu doğa harikası güzellikleri ancak keşfettiğimi itiraf ederken, tesadüfen duyup da gittiğimiz Dupnisa Mağarası’nı ‘bileniniz yoktur’ diye iddia ediyorum.


Bahar kaçamağını biraz da kültür turuna çevirmek için uğraşan gezi arkadaşımız, aynı zamanda navigatorümüz Koray Kaya, İğneada dönüşü, Kırklareli'nin Demirköy ilçesi Sarpdere köyü yakınlarında, 16 yıl önce turizme açılan 3 bin 200 metre uzunluğundaki Dupnisa Mağarası'na götürüyor bizi. Kapıdaki görevliye 2’şer TL vererek, -çocuklardan hiç almıyorlar- giriyoruz mağaraya. Ziyarete kapalı “Kız mağarası” bölümünde yarasaların doğal yaşamlarını sürdürebilmesi için sadece 450 metrelik bölümü 2003 yılında turizme açılmış. Gidiş-dönüş yaklaşık 1 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz mağaranın içinde, çoluk çocuklu 11 kişilik gezi ekibi olarak. Girer girmez, ben burayı bir yerden hatırlıyorum diye tutturuyorum…  Benim Porto, “Girişi 25 euroluk Jeitta Mağarası’nın aynısı burası” diyor. 25 mi, 50 miydi diye tartışırken, “burayı bilen var mı acaba?” diye söylenmeye başlıyoruz…

“Dünyanın 7 harikasından biri olmaya aday” sloganıyla gezdirilen Beyrut’ttaki Jeita Grotto’dan etkilendiğim kadar etkileniyorum bizim mağaramızdan da.  Orası gibi 2 katlı. Alt kattaki akarsu Türk – Bulgar sınırı Rezve Deresi’ne akıyor. Üst katı merdivenlerle gezilebilir şekilde düzenlenmiş ve aydınlatılmış. Ayrıca yarasaların yaşadığı-60 bin yarasanın yaşadığı söyleniyor-, yer altı cenneti olarak tanımlanan kız mağarası da üçüncü bölümü!

Oracıkta, bizim de “dünyanın 7 harikasından biri olmaya” aday gösterdiğimiz Dupnisa’ya, elimizi kolumuzu sallaya sallaya, telefonlar, kameralar, fotoğraf makineleriyle girerken, Beyrut’taki Jeita’ya oldukça prosedürlü bir seromoniyle kabul edildiğimizi farkediyorum. Önce mağaranın girişine çok kısa da olsa bir teleferikle çıktığımızı, kısa bir tanıtım filmi izletildiğini, içeriye girmeden önce de, elimizde ne kadar çanta ve dijital alet varsa, kilitli dolaplara teslim ettiğimizi hatırlıyorum.

İnternette bir gezi yazısında Dr. Nebil Haddad adında bir zat’tın tura katılanlara, Jeita için "Dünya'nın hiçbir yerinde bulunmayan biri kuru, diğeri ıslak iki kattan oluşuyor. Hiçbir yerde bulunmayan bu özellikteki doğal mağara bizim için gurur kaynağı" açıklamasına rastlıyorum.  Yanılıyor, diyorum. Aynı yazıda, pazarlamadan Sorumlu Darin Salih ise adında bir zat da, "Herkesi burayı ziyarete davet ediyorum. Bu doğa harikasından herkesin haberi olmalı" diyor.

Al işte, bizimki de iki katlı, hatta yarasalara ev sahipliği yapan üçüncü bölümü de var. Dünyanın en büyük kireçtaşı mağaralarından biri… Burada da girer girmez, doğanın mucize eli karşısında insanın nefesi kesiliyor. Sarkıt ve dikitler birer sanat eseri gibi şekillenmiş…


Dupnisa’nın tek eksiği, henüz alt kattaki nehirde tekne gezintisi yapılmıyor. Ama Jeita, 1836 yılında bulunmuş, üst katı 1958’de keşfedilmiş. Bizimki çok yeni turizme açılmış.

Ben de, herkesi buraya, ziyarete davet ediyorum. İstanbul’a bu kadar yakın doğa harikasından herkesin haberi olmalı!


Melek Elitok