7 Ocak 2015 Çarşamba


Derdin dert değil! Keyfini çıkar…

2015’e girerken de, şimdi de nasıl bir mutsuzluk hali!
Neymiş, iş’te işler yolunda gitmiyormuş. Kimin ne yaptığı belli değilmiş. Kimin ne yapacağı da… Kifayetsiz, hadsiz, keyifsiz, yönetici olmayan yönetici müsfetteleri tarafından yönetiliyormuşuz. Sonumuz belli değilmiş… Öl bari! Endişeden öldü yazarlar mezar taşına da!
Kızdım, çok kızdım kendime!
Dert olmayan kendi dertlerimle herkesi sıktığım için, dertleri bahane ettiğim için, hadsizlere bunu bahane olarak kullandırmaya fırsat verdiğim için, derdimin hiç de öyle dermansız bir dert olmadığını anladığım için… Benzer kötü tecrübeleri örnek aldığım için… Yüreğime endişe salanlara izin verdiğim için… Kalbimin sesini hiçbir zaman dinlemeyip mantığımın esiri olduğum için! Korkmaktan korktuğum için! Denemekten korkup kaçtığım için! Endişeden, başta beynim olmak üzere bütün organlarımı perişan ettiğim için! Özellikle çatılmaktan yorulan kaşlarım, ağlamaktan boğulan gözlerim, stresten sıkışan yüreğim için!
Nasıl bir eziyettir bu. İnsanın kendisine edebileceği en büyük işkence! Düzeltilebilecek sorunları, kartopuna çevirip altında ezilmek. Sanki bütün dünyayı ben taşıyorum sırtımda. Sanki kimsenin başka dertleri, sıkıntıları yok! En alası var! Başa çıkılması en zorlarından!
Yok benim yok!
Yok saymaya çalışmıyorum ama çok kolay düzeltilebilir sorunlar olduğunu biliyorum.
Nerden başlamalı, nasıl yapmalı? Yol arıyorum.
Önce ruhumu özgür bırakmak istiyorum. Ki yaşayabilsin!
Sonra çocuklarımla mutlu olmak istiyorum. Ki dünyanın en kötü annesi olma duygusu silinsin!

Çalışmaya devam etmek istiyorum…

Sadece para kazanmaya yönelik çalışmak değil tabii. Spor yapmalı, yemek yapmalı, dil öğrenmeli, çiçek kurutmalı… Çocuklarımla ders dışında keyifli anlar yaratmalı… Analar, babalar, kardeşler hep aranmalı, onlar için de vakit geçirmek için zaman yaratılmalı. Okunmak üzere evin farklı köşelerinde dağ gibi yığılan kitaplar hatmedilmeli. Mutlaka ders çıkarılmalı!
Şu an haneme tek artı koyabildim. Sürekli şükredebildiğim için. Şükretmek beni en çok rahatlatan tek eylem şu anlarda…
2015’e yeni girdiğimiz şu günlerde bir de umutlu ve mutlu olursam!

Elçilik bir durum yok! Hayat güzel!


Melek Elitok

30 Ekim 2014 Perşembe

Brand Week İstanbul için heyecanlı bekleyiş!

Marka ve pazarlama dünyasının yıldızları İstanbul’a yağıyor…

Günlerdir gazetelerde ve sosyal medyada ilanları verilen, anonsları yapılan Brand Week İstanbul’u ben de heyecanla bekliyorum. Bu yıl ikincisi düzenleniyor. Geçen yıl yapılana maalesef katılamadım. Daha önce Yürekli Organizasyonun yaptığı Marka Konferanslarına katıldım. Bu organizasyonları kesinlikle çok başarılı, faydalı ve keyifli buluyorum. Bu dünyanın içinde olanların yanı sıra özellikle bu konuda eğitim alan gençlerin yakından takip etmesini ve katılmasını öneriyorum. Marka ve pazarlama dünyasının “1 Numara” isimlerini görmek, dinlemek gerçekten motivasyon kaynağı! Çok yaratıcı ve dinamikler…
4-8 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Brand Week Istanbul’un ana teması “Brands and Trends”! Bu konferansta; marka fikirleri havada uçuşacak, sonu olmayan marka hikayelerine yeni senaryolar eklenecek, yaratıcı fikirlerin ilham kaynakları araştırılacak, digital çağda yeni organlarımız tanıtılacak…
İşte bu büyük buluşmadan kendim için seçtiğim deneyimler:
4 Kasım - Martha Stewart: Yaşam tarzından içerik pazarlamaya, editörlükten büyük medya şirketlerine hükmetmeye giden yolda bir başarı hikâyesi.
5 Kasım - David Aaker: Dünyanın en önemli pazarlama profesörü David Aaker ve pek çok ünlü hoca sektördeki genç profesyoneller ve öğrencilerle Brand Academy seminerlerinde buluşacak.
6 Kasım - Sir John Hegarty: “Dünyadaki en saygın reklamcı” Sir John Hegarty’nin sadece reklamcılara değil tüm katılımcılara mesajı: “Yaratıcı fikirler insan hayatına değer katar. Bunu gölgede bırakacak şeylerden kaçının…”
7 Kasım - Eric Whitacre: Dünyanın en ünlü koro bestecisi, Grammy ödüllü Eric Whitacre aynı zamanda dünyanın en büyük sanal korosunu yönetiyor. 101 ülkeden 6000 şarkıcıdan oluşan koronun 70 kişilik bölümü ise Türkiye’den. Rezonans Grubu ve Eric Whitacre katılımcılara unutulmaz bir deneyim yaşatacak.

Elçiye zeval olmaz: “Kaçırmayınız!” derim.

Melek Elitok Tuncay

18 Ekim 2014 Cumartesi

45’lik ben; diyeceğim odur ki...

En basit haliyle anlatmaya çalışayım. Konuşmaktan yazmayı unutmuşum bu aralar gerçi...
Halbuki yazmanın yerini tutar mı konuşmak! Ağzından çıkanı duymaz hale gelene kadar konuşmak! Aman aman.. Büyük tehlike! Yaz işte, kelimeleri özenle seçerek. Kırmadan, dökmeden, düşüne düşüne, sindire sindire…  Ve en doğru şekliyle ifade et kendini. Şimdi öyle yapacağım.

45 yaşımı, 45'lik adlı barda kutladım. Önce duygusala bağladım, sonra mantığa!

Geleyim sadede… Sahip olduğun bir şeylerden kopmak hiç de kolay olmuyor. Yaşanmışlığı olan bir eşarptan, bir çantadan, bir şarkıdan bile… Ya; çok değer verdiğin bir insanoğlu veya kızıysa! Acı çeke çeke, kıza kıza  atıveriyorsun hayatından…  Belki koca, belki sevgili, belki çok yakın bir dost ya da arkadaş. Belki komşu... Ya da çok bağlandığın bakkalın, çakkalın, kasabın, markette her seferinde sohbet ettiğin kasiyer kızcağız! Önce gözün tutmuş, ısınmışsın. Frekans yakalamış, sevmişsin. Ortama, mekana, duruma göre paylaşıyorsun…

Bir gün!

Hiç beklemediğin bir şey yapıyor. Büyük bir kötülük, büyük bir yanlış, büyük bir kabahat değil belki… Sadece beklemediğin bir davranış! Sonra diyorsun ki; “Nasıl yani? Neden ki?”
Sonra diyorsun ki; “Hiç mi?..... ”

Ve sonra anlıyorsun ki; sahiplenmemek lazım!
Elçi, şu anki ruh haliyle diyor ki:
“Mal, mülk, para, insan biriktirme! Çıplak geldik, çıplak gideceğiz.”



26 Nisan 2012 Perşembe

Eğitimin içinden, diken, diken!

Uzun zamandır fırsat bulamadığım yazı işime, en kritik konudan girerek hemen başlayayım. Yıllarca sağlık sektörünün içinde çalışmış biri olarak; sağlık sistemindeki karmaşadan sonra eğitim sistemi karmaşasına da direk tanık oldum. Hem eğitim sektöründe çalışarak hem de veli olarak! Şimdiye kadar, rahat anne-baba tavrı takınarak en doğal imkanlar içerisinde okul meselemizi yoluna koymuşken, sınav gerçeğiyle yüzleşmek bizim de stresimizi, endişemizi arttırdı… Bunu yaşayan milyonlarca velinin “Bir zahmet!” diyeceğini şimdiden duyar gibiyim!
Hürriyet Gazetesi’nde Sedat Ergin köşesinde, YGS ile ilgili değerlendirmelerinin 3.gününde Prof. Dr. Ziya Selçuk hocanın görüşlerine yer vermiş. Prof. Dr. Selçuk, “YGS sonuçlarına göre bu çocuklara başarısız demek acımasızlıktır. Bu sınav, matematik, Türkçe, sosyal ve fen konularını öğrenmiş olan öğrencileri değil, 1 dakikada soru çözebilenleri seçiyor. 2, 3, 4 dakikada çözebilenler de sınavda sorulan konuları öğrenmiş olabilirler” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Bu sınavlar çocukluğu, yeteneği, umudu öldürüyor. Eğitim sistemi sınavların şantajına boyun eğiyor. Bu sınavları kaldırmak için gereken tek şey irade.”
Arkasından, Habertürk’ten arkadaşım Pervin Kaplan’ın köşe yazısını da okudum. Pervin Kaplan’ın can alıcı cümlelerinden:

 “Çocuklara zorla sınıf geçiriliyor. Lise birinci sınıfta bugün heceleyerek okuyan öğrenciler olduğunu söylesem… Okula başlayan çocuk, işte böyle mezun oluyor. Bir şey öğrenip öğrenmediği kimsenin umurunda değil!”
Paniğim arttı. Endişem en üst seviyeye yükselmiş durumda!

Özel okul, dersane, özel hoca, üniversiteye giriş derken... Her çocuklu insan bu sistemin içinde! Son YGS sınavı, ilkokuldan başlayıp üniversiteye uzanan süreci özetliyor. İster devlet okulu, ister özel okul, isten meslek okulu vs. olsun, genel eğitim sistemi içindeki sıkıntılar hepimizi doğrudan etkiliyor. “Benim çocuğum nasılsa özelde!” ya da “Benim çocuğum çok zeki ve çalışkan!” diyenler de olsa, genel gerçekleri değiştirmiyor! Çünkü; bu çocuklar birlikte büyüyor, yarın birlikte çalışacak ve birlikte yaşayacaklar.
Bu gerçekleri; okullu 2 çocuğu için, özel ders, özel dersane çarkına itilmiş, sistem tarafından kakılmış bir anne olarak yaşıyorum.  Ben farkındayım, çocuklarım da farkında…
23 Nisan haftası içinde, herkes yazdı, çizdi… Çocuklarımızın, eğitimin bütün imkanlarından eşit yararlanabileceği adil bir sistem ve bu sistem içinde, yeteneğe, yaratıcılığa ve bireyselliğe açık okullar istiyoruz.

Ben de; panik, kaygı, endişe vs… gibi her türlü duyguyu yaşadığım şu günlerde, elçiye zeval olmaz diyerek, son sözümü söylemek istiyorum:

Bize, gelecek kaygısı yaşatmayın!

Melek Elitok Tuncay

5 Mart 2012 Pazartesi

Kendini tanı, farklılıklarını keşfet, daha iyi öğren!

Öğreniyoruz ama nasıl öğreniyoruz? Duyarak ya da dokunarak, yatarak ya da oturarak, belki de hareket ederek! Bunun da bir stili var! Önce kendini tanıyacaksın, sonra farklılıklarını keşfedeceksin, sonra daha iyi öğreneceksin!

Tam öğrenmenin hedeflendiği Bilfen Okulları’nda, çocuklara üçüncü sınıfta “Öğrenme Stilleri Testi” uygulanıyor. Altıncı sınıfta tekrarlanıyor. Ders anlatımları testin sonucuna göre düzenleniyor. Kimi çocuk görsel, kimi işitsel, kimi dokunsal, bazıları ise kinestetik stillerinde daha iyi öğreniyor. Ayrıca, öğrenmede etkili olduğu tespit edilen ortamdaki ses, ışık, sıcaklık gibi faktörler de dikkate alınıyor.

Öğrenme Stilleri Zirvesi Toplanıyor!

Dunn&Dunn Öğrenme Stilleri Modeli’nin Türkiye’de ilk, dünyadaki 34. merkezi olan Bilfen Okulları, Çamlıca Kampüsü’nde 10 Mart Cumartesi günü, Prof. Dr. Ziya Selçuk, Susan Rundle ve Dr. Louis Favre’in katılımıyla “Öğrenme Stilleri Sempozyumu” düzenliyor. Dunn&Dunn Öğrenme Stilleri Modeli, “herkes öğrenebilir!” ilkesinden yola çıkıyor ve öğrencilerin akademik başarılarını artırarak yaşam boyu öğrenme becerisine sahip, sosyal yaşamda mutlu bireyler olmalarını hedefliyor. Sempozyuma, akademisyenler ve eğitimciler katılıyor. Uluslararası Öğrenme Stilleri Ağı (International Learning Styles Network)’nın 34. Merkezi,  Türkiye’de Bilfen Eğitim Kurumları.  Bu model, 1960’lı yıllarda Prof. Dr. Rita Dunn tarafından geliştirilmiş ve günümüzde 800’den fazla araştırmayla desteklenmiş.  Bilfen Okulları’nda her öğrenciye, kendini değerlendirebileceği yaş olgunluğuna ulaştığında, kültürel adaptasyonu ve çevirisi Prof. Dr. Ziya Selçuk’un danışmanlığında gerçekleştirilen Öğrenme Stili Envanteri (ELSA veya LSCY) uygulanıyor. Sonuçları; öğretmenlerine ışık tuttuğu gibi ev ortamında da anne babaların, ‘çocuklarının en iyi öğrenebileceği ortamı’ sağlamaları açısından da değerlendirilerek paylaşılıyor. Yapılan bilimsel değerlendirmelerle hem öğrencisinin öğrenmedeki ihtiyaçlarını fark eden hem de kendi stilinin farkında olan öğretmenler, müfredattaki konulara uygun olarak hazırladıkları ders içeriklerini ve eğitim yöntemlerini öğrenme stillerine uygun olarak şekillendiriyorlar.

Hatta bu test, bazı ünlü velilere de uygulanmış! Fenerbahçe’nin ünlü futbolcusu Alex De Souza, “her koşulda” öğreniyor, oyuncu Şafak Sezer “hareket halindeyken” öğreniyor, tiyatrocu Volkan Severcan, “parlak ışıkta” daha iyi öğreniyor. Bir zamanların ünlü futbolcusu Oktay Derelioğlu ise “okumaktansa dinlemeyi” tercih ediyor.

Keyifli öğrenme başarıyı da artırıyor

Öğrenme bu kadar keyifli hale geldiği için ve öğrenci de kendisini yetkin hissettiği için bilgi de daha kalıcı oluyor.  Öğrencilerin, öğrenme tercihleri dikkate alındığında kendilerini daha başarılı gördükleri ve okula karşı olumlu tutumlar sergiledikleri araştırmalarla ortaya konuluyor.  Bilfen Okulları, “Uluslararası Öğrenme Stilleri Merkezi” olmanın sorumluluğuyla, çevresindeki devlet okullarında da bu sistemi uygulayarak, öğrencilere ve eğitimcilere destek oluyor.

Elçiye zeval olmaz; öğrenmenin yaşı yok!
Melek Elitok Tuncay

12 Ocak 2012 Perşembe

minik TEMA: Haydi çocuklar doğaya!

TEMA deyince benim için, akan sular durur! Gerçi durmasın, işin doğasına aykırı olur….
Biliyorsunuz TEMA; Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı. 

Geçtiğimiz yıl, Milli Eğitim Bakanlığı ve TEMA Vakfı, okul öncesi çocuklar için minik TEMA Programı adıyla doğa eğitim programı başlatmış. 2012’de de 40 ilde 400 okulda 20 bin çocuk için uygulanarak program devam ettiriliyor.

Malum, Türkiye’de gündem o kadar yoğun ki, habere boğulmuş durumdayız. Bu arada gönüllülerin yaptığı yüzlerce güzel işlerden bir tanesine tesadüfen tanık olunca insan mutlu oluyor! Dün gece, işte bu program için Günay’da düzenlenen organizasyonundaydım. TEMA Genel Müdürü Serdar Sarıgül’ün yaptığı konuşma dikkat çekiciydi. Sarıgül, yapılan araştırmaların, çocukların giderek doğayla bağının koptuğunu, daha az hareket ettiklerini, duyularını daha az kullandıklarını, “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu” teşhisi konan çocuklarımızın sayısının ciddi şekilde arttığını ortaya koyduğunu söyledi. Günümüz çocuklarının, “kutulanmış çocuklar” olarak tanımlandığını da söyleyince diken diken oldum! Üstüne, “fiziksel ve ruhsal olarak ‘doğa yoksunluğu sendromu’ yaşıyorlar” dedi, koptum!

Hafta sonları, yağmur, çamur demeden çoluk çocuk Yıldız Parkı turlarımızı hatırlayınca içime biraz su serpildi… Benim çocuklarım hafta sonları, toprağın kokusunu duyuyor, ağaçlara dokunuyor, sincapların ve kuşların peşinden koşabiliyor, göldeki ördeklerle ekmeklerini paylaşıyorlar diye mutlu oldum kendi kendime…

Doğada vakit geçiren çocuklar daha yaratıcı, daha dikkatli, duyularını ve bedenlerini daha iyi kullanan, sezgilerini ve hayal güçleri kuvvetli, özgüvenleri yüksek ve okulda başarılı çocuklar oluyor; bunları hepimiz biliyoruz.

“Toprak Dersem Çık!”

Cemiyet hayatının ünlü isimlerinin katıldığı gecede Serdar Sarıgül, Minik TEMA Programı’nı özetle şöyle anlattı:
“Okulda çocukları sınıflardan çıkararak, evde ise bilgisayar ve TV başından kaldırarak doğal alanları keşfetmeye, doğayla anlamlı bir bağ kurmalarına, doğayı keşfetmelerine fırsat yaratıyor. Minik TEMA programı ile hem öğretmenlerin hem de çocukların ekolojik okur yazar olabilmeleri için öğretmen eğitimleri uygulanacak. Bu eğitim paketi Milli Eğitim Bakanlığı programına uygun hazırlanıyor. Program kapsamında doğa etkinlikleri ve oyunları içeren öğretmen kılavuz kitabı, çocuklar için gözlem kutuları, doğa hafıza oyun kartları, toprak ve meşe ağacı posterleri ve TEMA çocuk kitabı gibi materyaller hazırlanıyor.

Çocukların doğa ve oyun haklarını geri vermek gerekiyor çünkü doğayı ve doğada oyunu çocuktan esirgemek onlardan oksijeni esirgemek gibidir. Minik TEMA ile çocukları dışarıya çıkarmış, oyunla ve keşfederek öğrenmelerini sağlamış, öğretmenleri açık hava etkinliklerine teşvik etmiş, doğaya duyarlı ve sağlıklı bir nesil yetiştirmiş olacağız. Geleceğimiz çocuklarımızdır.”

Bu programın sürdürülebilmesi için geceyi organize eden Minik TEMA gönüllüsü Sema Öztürk, okul başına bu programı sahiplenme bedelinin 2500 TL. olduğunu söyleyerek, geceye katılan 60 kişiden söz aldı. Söz verenler arasında Orhan Gencebay, Semra Özal, Esra Ceyhan, eski futbolculardan Oktay Derelioğlu, Tugay Kerimoğlu da vardı.

Destek olmak isteyenler; TEMA Vakfı Kaynak Geliştirme Bölümü’ne başvurmanız yeterli…

NOT: Elçiye zeval olmaz. Başvurmak isteyenler için 0212 283 78 16/165

Melek Elitok Tuncay

29 Aralık 2011 Perşembe

Bu da benim şükürnamem!

Keyifle takip ettiğim, hem Kelebek hem de Elele’de  yazan  4 Yapraklı Yonca, yani Yonca Tokbaş, 2011 Hesapnamesi’ni yapmış. Hayalnamesini hazırlamış. Yıl bitiyor, hesap kitap zamanı tabii!

Elimi çabuk tutuyorum, ben de F klavyeme sarılıyorum. Şurada 3 gün kaldı yeni yıla… Evde çocuklar çoktan yaptı bile. Bu yıl neler istediler, neleri olamadı… Yeni yıldan neler bekliyorlar, dikkatimize sundular.  Ikea  tasarım, yeni yıl ağacımıza astılar.
 Bu “Şükürname” bana çok uyar diyerek ben de bloğuma yazıyorum; yukarıdakinin dikkatine! 2011’e değişikliklerle girdim, yeniliklerle çıkıyorum. Ve yine şükür diyorum!

Bu cesaretsizlikle, bu stres topu halimle nasıl karar veriyorum, vallahi bilmiyorum. Karar filan veremiyorum zaten. Kimilerinin evrene gönderdiği, kimilerinin meleklere yüklediği işi ben de Allah’a havale ediyorum. “Sen bilirsin!” deyip işin içinden çıkıyorum. Şükür ki, beni olmam gereken yere, ‘zamanı geldi geçmeden, hareket et!” diyerek götürüyor. Dostlarım da sağolsun… Onlar da ittiriyor, cesaretlendiriyor, teraziyi dengelemeye çalışıyorlar. Bu kadar kararsız arkadaşları olduğu için, geçici bir süre deliriyorlar ama hep yanımdalar. Şükür!
Çok kırgın, çok keyifsiz girdiğim 2011’in de hakkını vermek istiyorum. Bol bol kendimi dinlediğim, yogaya başladığım, kocamla, yazın boğazda, kışın Yıldız Parkı’nda sincaplar eşliğinde yürüyüşler yaptığım, hatta yıllarca sağlığın içinde olup doktorlardan köşe bucak kaçan ben, sonunda check-up bile yaptırdığım, sosyal medyaya daldığım, sevgili bloğumu açtığım, yeni bir başlangıçla kapatmaya hazırlandığım güzel bir yılı geride bırakıyorum. Şükür!

Değiştiremedim şeyler de var tabii. Çocuklarıma dair vicdan azaplarım devam ediyor. Önce yapıyorum, sonra vicdan azabından ölüyorum. Hala eskiyen koltuklarımdan, yemek odamdan da kurtulamadım.  Yogayı bir türlü düzenli hale sokamadım. Doğru dürüst para kazanamadım. Müzik, sinema kültürümü olduramadım. Yılan hikayesine dönen İngilizce derdime hala çare bulamadım. Hepsini 2012’ye devrediyorum.
2012’de önce çocuklarımla iyi geçinmeyi diliyorum. Onların başında sürekli, “hadi dersinizi yapın”, “hadi yüzünüzü yıkayın, dişlerinizi fırçalayın”, “hadi hazırlanın, evden çıkın”  diye bağıran anne olmaktan çok sıkıldım, yemin ederim. Yılın annesi olamayacağım kesin ama sabırlı ve anlayışlı anne olmak istiyorum. Şakır şakır İngilizce konuşmak istiyorum. Daha çok yürümeyi, haftada 3 gün yoga yapmayı istiyorum.  15 yıl önce hayallerimi süslemeye başlayan  “zenci popolu” olma halini hala hayal ediyorum. Beni zorunlu olarak emeklilik moduna sokanlara inat, yine deli gibi çalışmak, Yonca’nın deyimiyle yine ‘ota moka’ heyecanlanmak istiyorum. Önce sağlık ve huzur, ardından bereketli bol para ve seyahat diliyorum.

Yonca’nın ‘amin’lerine de el açarak eşlik ediyorum: Amin, amin, amin!!!

 Not: Bu yazıda da elçilik bir durum yok!

Melek Elitok Tuncay  

9 Aralık 2011 Cuma

Ben Menti! Mentorumu arıyorum!

Bir mentorum olsun, ben de menti olayım istiyorum. Benimle tecrübelerini paylaşacak, yaşadığı olumlu, olumsuz örnekleri anlatacak, farklı görüş ve düşünceler karşısında yönetebilme ve rekabet savaşında güçlü bir şekilde varolmayı öğretecek, farklı kapıları açmamda arkamdan itecek bir mentorla çalışmak istiyorum. Kısacası, damıtılmış tecrübelere ihtiyacım var!

Koçluk Şirketi Praesta ve Forbes Türkiye’nin ortak yürüttüğü, Ekim ayında Türkiye ayağı start alan “Şirketlerarası Mentorluk Programı” yaratıcısı PeninahThomson, programın üç ayda büyük ilgi gördüğünü söylüyor. Yönetim Kurulu Başkanları, CEO’ların desteğini alarak daha çok kadın üyenin yönetim kurulu koltuklarına oturmasını hedefliyor bu program. Türk iş dünyasının liderleri soyunuyor bu işe…  
Mentorumun talimatlarını dinleyeceğime söz veriyorum. Türkiye’de bu özel kulübün mentileri henüz belirlenmemiş. Ama mentorluk yapacak seçkin isimler hızla tamamlanıyormuş… Ben mentiliğe adayım! Buradan duyurulur!

Hala öğrenmem gereken o kadar çok şey var ki! 17 yıl oku, 22 yıl çalış! Öğren, öğren bitmiyor! Boşa söylememişler: Öğrenmenin sonu yok!  Zaten “zaman öyle hızlı akıyor ki…” demeyeceğim, çünkü zamanı kullanmayı hala öğrenemedim. “ Hayır!” demeyi de öğrenemedim. Bunlar en masumları… Daha neler var neler öğrenemediğim!
Eksiklerimi biliyorum, öğrenmeye, yetişmeye açığım. Makul düzeyde hırsım var.  Türküm, doğruyum, çalışkanım (:

Hedef odaklıyım. Yaşa takılmazsam bu kulübe gireceğim!
Bu kez elçi filan değilim. Mentorlar!!! Beni seçin, beni…


Not: Çok ciddiyim.

Melek Elitok Tuncay

1 Aralık 2011 Perşembe

Eyvah! Evde “ergen” var…

İlköğretim 6. Sınıf Fen kitaplarında işlenen ilk konularından biri ergenlik!  Eee güzel!
Üstüne, Fen öğretmeni  de diyor ki: “Çocuklar siz ergensiniz artık! “

Eyvahlar olsun! Bizim evdeki ergen adayı da, “Ben ergenim!” diyerek, yapması gerektiğini düşündüğü her şeyi yapmaya çalışıyor:
-Bağırmak, çağırmak, istediği konuda ısrarcı olmak
-Kapı çarpmak, kapalı kapılar ardında oturmak
-Ayna karşısında kendini seyretmek, makyaj yapmak
-Bağıra bağıra şarkı söylemek ya da müzik dinlemek
-Karşı gelmek, bir dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmak
-Dersleri askıya asmak!
-Ders çalışmayı “ineklik” olarak tanımlamak
-…………………………………………………………………

Ama ortada başka bir belirti yok! Henüz ergen filan değil. Her şeyin piresi var ya, bu da “Pre-Ergenlik Sendromu”  PES yani!
Çocukluktan ergenliğe geçiş dönemi olarak tanımlanan bu dönemde; fiziksel, cinsel ve psikolojik yönden değişimler ve gelişimler gözleniyor, okey.  Bizim ergen adayının ilk belirtileri davranışsal!

Ben, ergenlikle ilgili ciddi haberler peşinde koşarken evde ergenlik rüzgarlarının esmesine hazırlıklı değilmişim meğer… Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz hocamla, erken ergenlik, ergenlikte boy ve kilo artışı, ergenlikte büyüme hormonu eksikliği gibi tedavi gerektiren haberlerle ebeveynlerin dikkatini çekmeye çalışırken, bizim evdeki ergen adayı da kaprisleriyle benim dikkatimi çekmeye çalışıyor. Atilla hocayla bana özel pre-ergenlik konuşmam gerekiyor anlaşılan. Bilgileri mutlaka paylaşacağım. Eminim ergenliğe girmek üzere çocuğu olan herkesin ihtiyacı olacak!

Elçiye zeval olmaz; sözüm Fen öğretmenlerimize:
“Lütfen bizim çocuklara ‘ergensiniz, belirtiler bunlar, bunları yapabilirsiniz’ demeyiiiin!”

Melek Elitok Tuncay

8 Kasım 2011 Salı

Bayram ritüellerini seviyorum!

Kurban nasıl kesilir, uygulanan ritüeller nelerdir? Ben bilmem. Büyüklerimiz bilir, gereği yapılır!
Benim bildiğim ve sevdiğim bayramın geleneksel ritüelleri…

Ø  Bayramın ilk günü anneanne, babaanne ve dedelerle kahvaltı keyfi,
Ø  Büyüklerin elini öpme yarışı, çocukların harçlık telaşı!
Ø  Komşu çocuklarının tanıdık tanımadık kapı kapı dolaşmaları, sadece şeker de olsa mutlulukları!
Ø  Kuzenlerle, komşularla bayramlaşma turları,
Ø  Ardı ardına çay, kahve, tatlı ikramları!
Ø  “Kurban kesimi kaçta biter, beyler eve kaçta gelir?” ile başlayan, ilk kavurmanın kokusuyla doruğa ulaşan ve hep birlikte kavurmanın başına oturulan bayram sofraları!
İşte bu seromoni beni mutlu ediyor. Büyüklerimizi, küçüklerimizi sevindiriyor.
Her bayram özlemini çektiğim, bir sonraki bayramda yapmayı düşündüğüm, her seferinde günlük telaşlarla unutup kendime kızdığım, “eninde sonunda mutlaka yapacağım” diye kendime söz verdiğim başka geleneksel ritüeller de var. Çocukluğumun ritüelleri…

ü  Çocuklar için kolalı mendiller hazırlamak,
ü  Akide şekeri ikram etmek,
ü  Çocukların topladıkları harçlıkları bayram panayırlarında -lunaparklar diyelim- harcamalarına izin vermek,
ü  Uzaktaki akrabaların hepsini tek tek aramak gibi,

İstediğim ve hep ihmal ettiğim çocukluğumun bayram ritüellerini, gelecek bayramlarda yapmak için söz veriyorum.

NOT: Elçiye zeval olmaz… Sevgili çocuklar, gençler!  Bayramlar tatil değildir. Bayram ritüelleri keyiflidir. Öğrenin, yapın ve tadını çıkarın.

 Melek Elitok Tuncay


31 Ekim 2011 Pazartesi

Van çocuklarına okul çantası hazırlanacak!

Bize buralardan “sabır” dilemek düştü…  Karınca, kararınca, bütçelerimize göre katkıda bulunmak düştü…  Okudukça, izledikçe gözyaşları tutulamaz oldu… Üç  gün, beş gün değil. Daha çok zaman yardıma, desteğe, ilgiye ihtiyaçları var Vanlıların. Yaralar kolay sarılmıyor, acılar hiç unutulmuyor… Şükürler olsun ki, herkes her şeyi düşünüyor, üzerine düşeni yapmak için çırpınıyor. Oyuncak Müzesi kuran Şair Sunay Akın da, “çocukların canı oyun oynamak ister!” diye düşünmüş, oyuncak topluyor. Dün köşesinde Yılmaz Özdil yazmış. Oyuncak Müzesi’ne Salı’ya, Çarşamba’ya kadar teslim edin ki, bayramda oynasınlar demiş…    

Milli Eğitim Bakanlığı da 14 Kasım’da eğitim başlayacak diyor… Şimdi onlar, kalem, defter ister, çanta ister…  Tam da okumayı sökecekken çadırda yemek, ısınmak, hayatta kalmak derdine düştüler. Ama olsun;  okumayı da sökmek isterler, yarım kalan ödevlerini tamamlamak da… Çünkü hayat devam ediyor!
Van’daki depremin ardından şimdi suçlular aranıyor… Çünkü deprem öldürmüyor, çarpık yapılaşma, çürük binalar öldürüyor! Onlar araya dursun, ya biz İstanbullular! Büyük korkularla söylemeye bile dilimizin varmadığı İstanbul depremini hayal bile edemiyoruz.  1999 da, İstanbul’un kıyısına dokunan depremin Avcılar’ı nasıl yıktığını hatırlıyoruz! Ama bir yandan da, olası bir depremde çadır kurulacak, toplanılacak alanlara dikilen dev binaların yükselişine engel olamıyoruz! İstanbul’un dört bir yanında proje inşaatlar yapılıyor. Hepsi üstümüze üstümüze geliyor. 

Bu arada, depremle ilgili ne varsa masaya yatırılıyor… Dış yardım alınsın mı, alınmasın mı? Binalarda denetim “özelde mi, devlette mi olmalı?” Kızılay yetti mi, yetişti mi? Kredi başvurularında dairenin depreme dayanıklılığına bakılıyor mu? Yoksa önüne gelen kredi alıyor, aldığı kredide boğuluyor mu? Binalar rehabilite edilecek mi?  Yoksa depremde başımıza yıkılsın diye beklenecek mi?
Gözümüzün gördüğü, aklımızın yettiği odur ki; rant peşinde koşanlar bir karış boş alanı bile değerlendirerek bina yapmaya devam ediyor. Çaresizlik içinde İstanbullular olarak “Allah bizi depremden korusun!”  duasından başka elimizden bir şey gelmiyor.

Elçiye zeval olmaz; Vanlı çocuklar eğitime 14 Kasım’da başlayacaksa okul çantalarını hazırlamaya başlamak lazım!


Melek Elitok Tuncay

19 Eylül 2011 Pazartesi

Yaşasın! Okullar açıldı… Mezuralarınızı elinize alın!

Milli Eğitim Bakanlığı’nca, okullar açılmadan yayımlanan yazıda; “bedensel gelişimini tamamlayamayan çocukların ilköğretime kayıtlarının bir yıl ertelenebileceği” açıklandı. Buna göre; yaşıtlarına göre boy ve kilo artışı yavaşlayan çocuklar ya okul öncesi eğitime devam edecek ya da birinci sınıfa kayıtları bir yıl ertelenecek…
Bu kez ben de, bel çevreniz veya kalça genişliğinizle uğraşmıyorum. Vücut Kitle İndeksiniz de artık sizi ilgilendiriyor…  Bu kez; okullar yeni açılmışken, M.E.B.’in uyarısını dikkate alıp çocuklarımız yaz boyu yeterince büyüdü mü? Buna bakacağız.

Evde, işte, okulda düzen sağlamak adına, okulların açılmasına bütün anne-babalar gibi ben de çok sevindim.  Tatil, tatil nereye kadar? Zamanı gelince her şey özleniyor… Sonbahar da, okullar da… Çocuklar bile özledi; okulunu, öğretmenini, arkadaşlarını! Benimkiler, sabah 06.00’da kalkıp heyecanla hazırlandılar. Baktık ki, geçen seneki kıyafetler küçülmüş… Paçalar kısalmış! Yaşasın!
Uzmanlar diyor ki; çocuğunuzun büyüdüğünü, kıyafetlerinden takip edebilirsiniz. Ya da geleneksel yöntemlerle, -bizim çocukluğumuzda yaptığımız gibi- kapı pervazına çentikler atarak mezura ile ölçebilirsiniz…

Bugün Sabah Gazetesi’nin Günaydın Eki’nde, Sağlık Editörü Esra Tüzün’ün sayfasında “Çocuklarınız Sağlıklı Büyüyor mu?” yazı dizisi başladı. Prof. Dr. Abdullah Bereket, çok dikkat çekici bilgiler veriyor:
“Yıllık boy artışı yaşa göre normalden azsa, büyüme hızı yetersiz demektir. Bir çocuk ergenlik öncesinde, takip edildiği büyüme eğrilerinde aynı çizgide devam edemiyor ve alt çizgiye düşüyorsa mutlaka bu işin uzmanına başvurmak gerekir. Aileler, normal büyüyen çocuklarında, yavaşlama veya duraklama fark ederlerse, en basiti kıyafetleri küçülmüyorsa anlayabilirler. Bazı anne babalar, çocuklarındaki boy kısalığını fark ediyor fakat ergenlik döneminde uzayacağını düşünüyorlar. Ancak çocuğun ergenlikte de boyu uzamıyor. Bu defa, doktora geç gelinmiş oluyor. Aileler, çocuklarını düzenli olarak doktora götürmedikleri gibi, bazen de hekimler çocuğun boyunu ölçmüyor. Oysa çocuk hangi nedenle hekime başvurmuş olursa olsun; mutlaka boy ve kilosunun ölçülmesi ve grafik üzerinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu durum büyük önem taşıyor. 12 yaş çok geç mesela! 8-9 yaşlarında dikkatli olunmalı; yaşıtlarına göre boy kısalığı fark ediliyorsa ve boy kısalığı tedavi edilebilir bir nedene bağlı ise gereken tedavilere zamanında başlanmalıdır.”

Benim en hassas olduğum nokta!
Prof. Dr. Bereket ayrıca, normal büyüme ve genetik boy potansiyelinin en iyi şekilde kullanılabilmesi için, çocuğun yaşına uygun kalori almasının ve dengeli beslenmesinin son derece önemli olduğunu vurguluyor.  Bir de, her çocuğun ideal boyunun, anne ve babasının boylarına göre genetik potansiyeli değerlendirerek belirlendiğine dikkat çekiyor. İdeal boy hesaplamada kullanılan formül:

Kızlar için     = (Anne boyu + Baba boyu -13) / 2

Erkekler için = (Anne boyu + Baba boyu +13) / 2

Hesaplanan bu değerler, santimetre cinsinden ulaşılması gereken en düşük boy uzunluğu olarak kabul ediliyor.

Siz de yapın hesaplarınızı ama yine de, yılda bir kez çocuğunuzun doktoru ile büyümesinin normal olup olmadığını takip edin lütfen!

Elçi’ye zeval olmaz; yarın yazı dizisinin konusu: “Mutlu çocuk hızlı büyür!”

Melek Elitok Tuncay

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Benim hediyem O!

Yaş 28! Hayatımın en güzel yılı… İyi bir işim var, iyi kazanıyorum. Bol bol geziyorum, okuyorum, eğleniyorum…  Hiç aksatmadan, keyifle spor yapıyorum –Hala o sporun kaymağını yiyorum.- Ne Hisar konserleri kaçıyor, ne Caz Festivalleri…  Hayat bana güzel!
Tek eksiğim bir sevgili! Daha doğrusu, herkese göre tek eksiğim; bir koca!  Yaş gereği, evde kalmış muamelesi görüyorum. Gün geçmiyor ki, biriyle tanıştırılıyorum! Ahali seferber... Annem, oğluna isteyen arkadaşlarına resimlerimi el altından sızdırıyor. En yakın arkadaşlarım, kocalarının en yakın arkadaşlarıyla ‘tanıştırma yemekleri’ organize ediyor. Yok, yok!!! Bir türlü denk düşmüyor.

İşte o günlerde bir gün, eski çalıştığım Hürriyet’e rutin arkadaş ziyaretine gidiyorum. Ziyaretin anlam ve önemini anlatabilmem için; o günün de 9 yıl öncesine dönüyorum.
Yaş 19! Stajyer kadrosunda çalışırken, kendime haberimi yazacak bilgisayar ararken Spor Servisi’nin en sessiz muhabiriyle “Mesajınız Var!” ortamında tanışıyorum.  Bakışıyoruz… Konuşuyoruz… Birkaç öğle yemeği yiyoruz…
Ama çıkmıyoruz, yani bir türlü “sevgili” olamıyoruz… -Sayesinde!-
Ben gazeteden ayrılıyorum, başka bir gazeteye gidiyorum.  Hürriyet Babıali’den gidince, bizim de yollarımızı ayrılıyor… Aradan yıllar geçiyor… 9 yıl!

 İşte o Hürriyet ziyaretinde, -daha önce defalarca ziyarete gitmiştim halbuki..- tesadüfen ben bu spor muhabirini tekrar görüyorum… Yıllar sonra, -karşılıklı içimizden bir sürü şey geçirerek-, ayaküstü sohbet ediyoruz. Kendisinden hiç beklenmedik bir hızla-galapagos kaplumbağası ya!-, ertesi günü beni işyerimden arıyor. Not bırakıyor… Birkaç telefondan sonra, -9 yılı da yedi bu arada… - çıkmaya başlıyoruz!

Yaş 29! Dost ve sevenler mutlu, annem mutlu, ben mutlu... Herkes mutlu! Evleniyoruz!

Bugün yaş…..! İki çocuklu, mutlu, huzurlu, bir aileyiz biz! Bir köpeğimiz eksik… (((-;

Hayatın bana armağanı Portom! Doğum günün kutlu olsun!

Elçiye zeval olmaz! Bekleyenlere sözüm: “Bekleyen derviş, muradına ermiş!”

Melek

Not: Portom, senin de hediyen var (-:

5 Temmuz 2011 Salı

Rakım; 2365 metre!

Tahtalı; hasta da eder, hayran da!

Tatil hazırlığı, tatilin kendisi, tatil dönüşü rehaveti derken… Gittik, geldik! Valla dinlenmedik, yorulduk! Bavul hazırlığından, yolculuğuna, tatilin hakkını verme telaşından, dönüşte makine makine çamaşır yıkama zahmetine kadar yaşanan yoğun tatil trafiğinin yarattığı; neyse ki tatlı yorgunluk!!!
Yazı da rehavete kapılınca böyle geç yazılabildi işte ((-:

Yediğimiz içtiğimiz bize kalsın, gördüklerimizi anlatmadan geçemeyeceğim.
Benim Başak’ım ve “kanki”si Ece için Antalya’ya gittik. Allah'tan Antalya’nın “çekilebilir sıcaklar”ının olduğu zamanlara denk geldik. Uzun zamandır uzak durduğumuz Tatil Köyü konseptine, bu muhteşem ikili “kanka arkiler” hatırına (onların deyimi bu; arkadaşın kısaltılmışı…) girdik.

4. günün sonunda, “ye, iç, yat” durumunu kültür turu ile de zenginleştirmek için genç rehberimiz Batuhan’ın önerisine uyduk Olympos Teleferik ile Tahtalı Dağı’na çıkmaya karar verdik. Fazla para ödememek için Batuhan’a bulaşmadan, tatil köyünden çıkar çıkmaz –benim Porto’nun voleybol macerasının beşinci dakikasında sakatlanmasına ve topallayarak yürümesine rağmen -  önce yolumuzun üstündeki Phaselis Antik Kent’e uğradık. Hiç bozulmamış diyemeyeceğim ama kalan haliyle bile muhteşem görünen ve bütün görkemiyle bizi karşılayan Su Kemeri ve Güney, Kuzey Limanları birleştiren Antik Yol, M.Ö. 2. yüzyılda kurulmuş bu kentin mutlaka görülmesini gerektiriyor. Yolun sonu üçüncü limana, nefis bir koya açılınca bu doğa harikası karşısında büyülendik. Teleferik sevdası ve açlık hissiyle çocukları daha fazla yürütemeyince Tahtalı Dağı hedefiyle tekrar yola koyulduk.

Olympos Teleferik bugüne kadar görülmemiş, yaşanmaya değer macera!

Aynen öyle! En azından ben bu kadarını görmemiştim… Hatta, tanıtım broşürlerinde “Olympos Teleferik’in dünyada bir eşi daha yok” yazıyor. Antalya, Kemer’de bulunan Tahtalı Dağı, 2365 metre yüksekliği ile Türkiye’nin denize yakın, en yüksek dağıymış. Antik çağda “Tanrılar Dağı” olarak tanımlanan ve mitolojide “Olympos” olarak adlandırılan bu muhteşem dağa, çıkışımız da muhteşem oldu.
Dünyanın en uzun ikinci teleferiği olan Olympos Teleferik, bizi “Sea to Sky” sloganı ile denizden dağa taşıdı. Askılı tişört ve şortlarımızla tırmandıkça üşüdük. Zirveye çıktığımızda, pek de maceracı olmadığını anladığım ekibimiz, hem korkudan hem de şaşkınlıktan fotoğraf çektirmek için bile bir araya gelemedi doğru düzgün! 4350 metre uzunluğundaki teleferik ile zirveye doğru tırmanırken, bakarken hem ürktüğümüz hem de bakmaktan kendimizi alamadığımız manzara eşliğindeki 10 dakikalık yolculuğumuz yaşanmaya değerdi. Sarp kayalıkların, yoğun sedir ormanları ve deniz manzarasının tadını çıkarmaya fırsat vermeyen, yürek hoplatan tırmanış, sürekli aklımıza “nasıl yapılabilmiş?” sorusunu getirdi. İsviçre’nin ileri teleferik teknolojisi ve güvenlik standartları ile yapılmış tabii.

Yaz dönemi, her gün 9.00-19.00 arası saat başlarında hareket eden teleferikle seyahati mutlaka deneyim derim…. Ama, yanınıza hırka, ince bir mont vs. almayı unutmayın çünkü zirveye çıktıkça hava çok soğuyor. Bizim Porto, sakatlığına bir de nezle ekledi. Her ne kadar arabanın klimasından dese de Tahtalı Dağı, O’nu kendisine hayran bırakırken hasta da etti…
Not: Rehberimizi ekmemize değmedi, çünkü bize söylediği fiyat 45 TL. idi, transfer dahil. Zaten kişi başı 40 TL. ödedik. Transfer de bizden… 

Melek Elitok Tuncay

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Şişli Ölmesin!

“Yüzyılın Derbisi!
Saha: Ali Sami Yen
Hakem: Devlet

1- Yükselen binalar ve residencelar yüzünden hava sirkülasyonu sıfır olan, cehennem sıcaklığında, kirli gazların solunduğu, binaların gölgesinde, güneşin yüzünü dahi göremeyen ilçe sakinleri için, kurtarıcı bir “AKCİĞER” olacağıdır.
2- Binaların % 70’ inin yıkılacağı söylenen; beklenen İstanbul depreminde, bir karış dahi, boş alanı olmayan ilçede insanların güvenle sığınabilecekleri; ilkyardım çadırlarının kurulacağı; arama – kurtarma ekiplerinin koordine olacağı bu bölge “ OLAĞANÜSTÜ DURUM TOPLANMA MERKEZİ ’’olması açısından çok çok önem taşımaktadır.
3- Şişli İlçesinde bir karış yeşil alan kalmamıştır. Çocuklarımızı sanal dünyadan kopartacak, doğa ve güneşle buluşturarak, sosyalleşecekleri, çocuk bayramlarında gösteriler yapabilecekleri, engelli kardeşlerimizin stres atabilecekleri, yaşlılarımızın soluklanacağı, sohbet edecekleri, Şişli İlçesi sakinlerinin yürüyüş, spor yapabilecekleri, bisiklete binebilecekleri, evcil hayvanları ile gezebilecekleri, sosyal aktivitelerin, konserlerin, açık hava etkinliklerinin yapılabileceği bir parka ihtiyaç vardır.
(Ki Ali Sami Yen Stadı varken, Şişli’liler sabahları burada spor, koşu ve yürüyüş yapar, çocuk bayramlarında gösteriler olurdu.)
Dolayısıyla ŞİŞLİ ALİ SAMİ YEN DOĞAL PARK’ nın yapılması, Şişli İlçesi ve çevresinde yaşayanların, psikolojileri, sağlıkları ve sosyalleşmeleri açısından önem taşımaktadır.
Yukarıdaki sebepleri çoğaltmak mümkün; bu sebepten Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası arazisindeki yapılaşmaya kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Bu vatanın evlatları olarak, doğaya ait olması gereken alanlara, gelecek nesiller adına sahip çıkacağız. Yatırım odaklı politikaların, günümüzde artık prim yapmadığı, bütün dünyanın yaptığı gibi doğaya sahip çıkmak, betonlaşmaya daha fazla müsaade etmemek, İNSANLIK GÖREVİMİZDİR.”


 Ali Sami Yen ve Likör Fabrikası’nın altının otopark, üstünün doğal park haline getirilmesi için dün ŞİŞLİ MEYDANI , ŞİŞLİ CAMİİ ÖNÜ’nden ALİ SAMİ YEN’e yürüyen Şişli İlçesi Çevre Platformu’na destek veren Çarşı, sitesinde böyle duyurdu desteğini…
Hafta sonu Dragon Festivali’nde çalıştığım için yürüyüşe katılamadım ama yürekten destekliyorum bu hareketi... Ali Sami Yen, bölgedeki halkın nefes alabileceği yeşil alan olmalı!!!  Es kaza Mecidiyeköy'den geçerken bile nefesimi tutmak zorunda kaldığımı, boğulacak gibi olduğumu söylemek istiyorum.  

Bugün Habertürk İstanbul ekinde gördüm haberi… Protesto gösterisine katılan Şişli Belediye Meclis Üyesi Dursun Çaltı, 12 yıl içinde Şişli'ye 19 rezidans yapıldığı söylemiş... Sayın Başkan Sarıgül neredesiniz? Biz sizi çevreci, insan haklarına sahip çıkan, çocukları, halkını seven bir politikacı olarak biliriz... Hadi Ali Sami Yen'i yeşil alan yapın, dünyanın en muhteşem ilçe belediye başkanı ünvanını kazanın! Bu ünvanı hakedersiniz çünkü bu çarkın içinde hiç de kolay olmadığını biliyoruz hepimiz... İstemek kazanmaktır!
Çok isterdim orada olmak! Umarım bir eyleme daha gerek kalmaz ve devlet bu sese kulak verir!
Bu kez elçiye zeval olmaz demiyorum, çünkü elçi değil, ben de o bölgede yaşayan bir vatandaşım.

Melek Elitok


27 Mayıs 2011 Cuma

KiMSe bilemez!

Evet, yaşamayan hiç bilemez… Sessiz, derinden bir hastalık MS! Hatta ilk ziyaretlerinde hiç farkettirmeyebiliyor kendini… Göz bulanık görüyor, yorgunluktandır deniyor… Eller uyuşuyor, denge bozuluyor, aman şimdi geçer diye düşünülüyor…  Gerçekten de geçiyor. Tekrar ettiğinde ise, yani atak geldiğinde, bir süre göz hekiminde veya kulak burun boğaz ya da dahiliye uzmanında oyalanılıyor. Şanslıysanız ve nöroloji uzmanına yönlendiriliyorsanız, MS bulguları çok daha detaylı inceleniyor ve MR, Beyin Omurilik Sıvısı incelemesi ile kesin teşhis konuyor.

“Uzak olsun diyelim ama bilelim” diyerek MS Haftası için Antakya’da düzenlenen Nöroloji Okulu’nda öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum:
MS’in nedeni bilinmiyor, yaşam boyu sürüyor ve kesin tedavisi henüz yok ama mevcut tedavilerle kontrol altında tutulabiliyor. Genellikle 20-40 yaş arasında, gençleri, özellikle kadınları, aktif, dinamik, sosyal insanları seçiyor. Neden kadınlarda iki kat daha fazla olduğu da muamma! Bu konunun uzmanı Prof. Dr. Aksel Siva, bir beyanatında “Bağışıklık sisteminin zayıflığı ile değil bağışıklık sisteminin şaşkınlığı sonucu ortaya çıkıyor. Bu nedenle bağışıklık sistemini güçlendirmeye çalışmak doğru değil” diyor.

MS, merkezi sinir sisteminin yani beyin ve omurilik hastalığı olarak tanımlanıyor. Sinirleri çevreleyen miyelin hastalanıyor ve sinir iletimi bozuluyor hatta zaman içinde sinirlerde kopmalar oluyor. Bu hasarın henüz nasıl ve neden başladığı bilinmiyor. Vücudun savunma mekanizmasının kendi dokusuna saldırdığı bir reaksiyon sonucu olduğu düşünülüyor. Ek olarak, virüslerin veya viral enfeksiyonların da rolü olduğu tahmin ediliyor. Teşhis konmuş kişilerde bile nasıl seyredeceği  maalesef bilinmezliğini koruyor.
Bu hastalık ataklarla ortaya çıkıyor; yani birden bire göz görmüyor, el, kol veya bacak tutmuyor… Kimilerine yıllarca uğramıyor, kimilerinde hızlı seyrediyor; ataklar daha sık gelmeye başlıyor, hatta özür bırakabiliyor. MS belirtileri, genellikle geçici oluyor. Uzmanlar, “Her MS’linin hastalığı kendine özgü” diyor. Ataklar, kortizon tedavisiyle iyileştirilebiliyor. Ataklar önlemek, hastalık gelişimi ve özürlülüğü durdurmak mevcut tedavilerle mümkün. Mevcut enjeksiyon tedavileri ile 20 yıla ulaşan güvenilirlik verileri bulunuyor, ayrıca bu tedavileri kullanan anne adayları çocuk sahibi olabiliyor.

Uzmanlar, tedaviye erken başlamanın ve sürekliliğinin önemine dikkat çekerken, yeni geliştirilen enjeksiyonlar, hız, derinlik ve zaman gibi konfor ayarlarıyla hastanın kendi kendine uygulamasına imkan veriyor tedavinin doktor tarafından takibini kolaylaştırıyor. 
MS için, yeni oral tedaviler, kök hücre tedavileri konuşuluyor. Hekimler de, hastalar da heyecanla bekliyor. Kök hücre için “daha var!” deniyor, oral tedaviler için ise, “İkinci basamak olarak düşünülebilir ama yan etkilerini göz önünde bulundurarak temkinli olmak gerekiyor” uyarısı yapılıyor.

MS Haftası’nda “elele” çalışıyoruz. Yarın ve Pazar Haliç’te Dragon Festivali’ndeyiz. MS Derneği'nin de desteğiyle MS’e karşı kürek çekiyoruz…


Melek Elitok

22 Mayıs 2011 Pazar

Onlarınki 25 Euro, bizimki 2 TL


Türkiye’nin siyasetle kopan gündemini takip etmeye nefesim yetmiyor… Yogada nefes egzersizleri yapmama rağmen…

Ben yine kendi konuma, sağlığa döneyim diyorum ama hayatın akışı, uzayıp giden baharın serin rüzgarı aklımı çeliyor…

19 Mayıs tatilini fırsat bilip kaçamak yaptığımız Kıyıköy, İğneada sefası beni baştan çıkarıyor. Çoluk çocuk, arkadaşlar günübirlik diye yola çıkıp, 3.günün sabahı zor dönüyoruz İstanbul’a… Arkamıza baka baka… Gelmeyen yaz sağolsun, bahar hükmünü doya doya sürüyor oralarda. Gözüm yeşile bürüyor… Ben İstanbul’a 2 saat uzaklıktaki bu doğa harikası güzellikleri ancak keşfettiğimi itiraf ederken, tesadüfen duyup da gittiğimiz Dupnisa Mağarası’nı ‘bileniniz yoktur’ diye iddia ediyorum.


Bahar kaçamağını biraz da kültür turuna çevirmek için uğraşan gezi arkadaşımız, aynı zamanda navigatorümüz Koray Kaya, İğneada dönüşü, Kırklareli'nin Demirköy ilçesi Sarpdere köyü yakınlarında, 16 yıl önce turizme açılan 3 bin 200 metre uzunluğundaki Dupnisa Mağarası'na götürüyor bizi. Kapıdaki görevliye 2’şer TL vererek, -çocuklardan hiç almıyorlar- giriyoruz mağaraya. Ziyarete kapalı “Kız mağarası” bölümünde yarasaların doğal yaşamlarını sürdürebilmesi için sadece 450 metrelik bölümü 2003 yılında turizme açılmış. Gidiş-dönüş yaklaşık 1 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz mağaranın içinde, çoluk çocuklu 11 kişilik gezi ekibi olarak. Girer girmez, ben burayı bir yerden hatırlıyorum diye tutturuyorum…  Benim Porto, “Girişi 25 euroluk Jeitta Mağarası’nın aynısı burası” diyor. 25 mi, 50 miydi diye tartışırken, “burayı bilen var mı acaba?” diye söylenmeye başlıyoruz…

“Dünyanın 7 harikasından biri olmaya aday” sloganıyla gezdirilen Beyrut’ttaki Jeita Grotto’dan etkilendiğim kadar etkileniyorum bizim mağaramızdan da.  Orası gibi 2 katlı. Alt kattaki akarsu Türk – Bulgar sınırı Rezve Deresi’ne akıyor. Üst katı merdivenlerle gezilebilir şekilde düzenlenmiş ve aydınlatılmış. Ayrıca yarasaların yaşadığı-60 bin yarasanın yaşadığı söyleniyor-, yer altı cenneti olarak tanımlanan kız mağarası da üçüncü bölümü!

Oracıkta, bizim de “dünyanın 7 harikasından biri olmaya” aday gösterdiğimiz Dupnisa’ya, elimizi kolumuzu sallaya sallaya, telefonlar, kameralar, fotoğraf makineleriyle girerken, Beyrut’taki Jeita’ya oldukça prosedürlü bir seromoniyle kabul edildiğimizi farkediyorum. Önce mağaranın girişine çok kısa da olsa bir teleferikle çıktığımızı, kısa bir tanıtım filmi izletildiğini, içeriye girmeden önce de, elimizde ne kadar çanta ve dijital alet varsa, kilitli dolaplara teslim ettiğimizi hatırlıyorum.

İnternette bir gezi yazısında Dr. Nebil Haddad adında bir zat’tın tura katılanlara, Jeita için "Dünya'nın hiçbir yerinde bulunmayan biri kuru, diğeri ıslak iki kattan oluşuyor. Hiçbir yerde bulunmayan bu özellikteki doğal mağara bizim için gurur kaynağı" açıklamasına rastlıyorum.  Yanılıyor, diyorum. Aynı yazıda, pazarlamadan Sorumlu Darin Salih ise adında bir zat da, "Herkesi burayı ziyarete davet ediyorum. Bu doğa harikasından herkesin haberi olmalı" diyor.

Al işte, bizimki de iki katlı, hatta yarasalara ev sahipliği yapan üçüncü bölümü de var. Dünyanın en büyük kireçtaşı mağaralarından biri… Burada da girer girmez, doğanın mucize eli karşısında insanın nefesi kesiliyor. Sarkıt ve dikitler birer sanat eseri gibi şekillenmiş…


Dupnisa’nın tek eksiği, henüz alt kattaki nehirde tekne gezintisi yapılmıyor. Ama Jeita, 1836 yılında bulunmuş, üst katı 1958’de keşfedilmiş. Bizimki çok yeni turizme açılmış.

Ben de, herkesi buraya, ziyarete davet ediyorum. İstanbul’a bu kadar yakın doğa harikasından herkesin haberi olmalı!


Melek Elitok

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Çiftler, yatak odası kararlarını kendileri versinler



Prof. Rosling: “Başbakan yatak odası kararlarına karışmak yerine, iyi bir eğitim hayatı, iyi bir gelecek için yatırım yapmalı…”
İstatistik gurusu Prof. Dr. Hans Rosling , bugün CNBC-e’de dünyada ve Türkiye'de “Çocuk Ölümleri ve Çocuk Sayısı”na ilişkin çok güzel istatistiki değerlendirmeler yaptı. Tam da kanayan yaramıza parmak bastı…
1960 yılında Türk kadınının 6 çocuk doğurduğunu, bugün giderek bu sayının 4’e ve2’ye kadar düştüğünü söyledi. 2009 yılı verilerine göre bütün dünyada çocuk ölümleri azalırken, çocuk sayısı da azalıyormuş.  Avrupa’da refahı yakalayan ülkeler çocuk sayısını artıyormuş ama Türkiye’nin 2 çocukla sınırlı kalmasına da şaşırıyormuş.  Gelişmekte olan bir ülke olarak Türk halkının bu davranışının tutarlı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Rosling, Başbakan Erdoğan’ın “her aileye 3 çocuk” tavsiyesine karşı “Başbakan’ın tavsiyesine uymak için henüz erken. Haksız değil ama aceleci!  Genç çiftler, çocuklarının iyi eğitim almasını, iyi bir hayat yaşamasını istiyorlar. Başta eğitim ve sağlık sistemi iyi hale getirilmeli ki, aileler buna güvenerek kaç çocuk sahibi olacaklarına karar versinler. Türkiye, gelişmekte olan bir ülke. Ekonomisi iyiye gidiyor. Çocuk ölümleri azaldı. Ama aileler mütevazi ve çocuk sayısını ortalama 2’de tutuyor” diyor.

 “Aileler, Başbakan’ın gazına gelmiyor” demek istiyor yani…

Çevremden, “iki çocuklu, en cesaretli çift” ünvanını alırken “gerçekten bizimki de cesaret!” diyorum eşime. Bu devirde kolay mı? Maaşlı çalışıp iki çocuk büyütmek ve okutmak. Bu yüzden, emekli olmuşken üçüncü on yıllık kariyer planı yapmam gerekti. İstanbul gibi bir şehirde tek maaşla geçinmek ve çocuk büyütmek bana göre mümkün değil! Mümkün kılanların önünde saygıyla eğiliyorum.

Eğitim deyince, herkes başka bir taraftan yaramı kanatıyor. Geçtiğimiz günlerde de Radikal Gazetesi’nde Güven Sak, köşesinde yazdı. Türkiye İngilizce konuşamıyormuş. Education First (EF)’ün İngilizce yeterlilik istatistiklerine göre; 2011 yılı English Proficiency Index değerleri yani, 44 ülke arasında Türkiye 43. sırada. Sadece Kazakistan’ı geride bırakmış. Sak diyor ki: "İngilizce konuşamayan bir ülke olarak, Türkiye nasıl 10. büyük ekonomi olacak? İddia buydu, öyle değil mi?"

Evet, üniversite bitirmiş, üzerine master yapmış biri olarak İngilizce bilmiyorum hala… Kesinlikle çok istiyorum. Eğitim hayatımın ardından iş kaygısıyla attım kendimi iş dünyasına.. Hala çalışıyorum. Ama 17 yıllık eğitim hayatımda hiç İngilizce görmedim. Kurada çıkan Fransızca ile tanıştım. Kendi çapımda onun için uğraştım. Ama ne Fransızca’yı tam öğrenebildim ne İngilizce için vakit bulabildim.. Bu nedenle çok da güzel iş tekliflerini kaçırdım.   Ama hala vazgeçmiş değilim, İngilizce öğrenmek istiyorum!
İletişim Danışmanı olarak, yurtdışı seyahatlerinde elimin ayağıma dolanmasından, çevremdekilerden utanmaktan bıktım. Hala “beceri noksanlığı” korkusu yaşıyorum. Maalesef bu devirde çocuklarım için de aynı kaygıyı taşıyorum. Devlet okulunda okuyorlar ve haftada 1-2 saat olan İngilizce dersinde bir şey öğrenmiyorlar.

Yine “çılgın proje”ye bağlayacağım müsadenizle…  Güven Sak’ın da dediği gibi, Başbakanımız, çılgın projeleriyle İstanbul'un arsa değerini artırmaya çalışacağına, eğitim düzeyimizi artırsa ya!

Melek Elitok

30 Nisan 2011 Cumartesi

Hoca efendi: “Değerli yolcular!”

Hoca efendi: Paşa Çayırı Camii İmamı.
Değerli yolcular: Biz cenaze cemaati!
Hoca Efendi dedi  ki: “İbret alın, hepimiz yolcuyuz bu dünyada. Geldik, gideceğiz…”
Hesaplasaydı; oturduğu sokağın köşe başındaki apartmandan bozma camiinin önündeki kaldırımdan, sokakta namaza duran cemaatinin karşısından, musalla taşı yerine sunta masadan uğurlanacağını, vazgeçerdi.  Vazgeçerdi son anda, bu küçücük yaşta alıp başını gitmekten! Sırf bu yüzden vazgeçebilirdi. Biz değerli yolcular, bir kez daha fark ettik ki; “bu memlekette insanın değeri yok!”
Henüz 14 yaşında, belki de incir çekirdeğini doldurmayan, fakat kendince çooook büyük bir neden yüzünden alıp başını gitti bu dünyadan. Gidişi yıktı beni! Avlusu olmayan ama kat kat Kur'an Kursu olan bu camiiden, musalla taşı yerine bu sunta masanın üzerinden gidiş şekli de!
Nedenini, nasılını belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz hiçbirimiz. Ama belli ki kendini, yalnız ve değersiz hissetti. Çekip gitti!
Haksız mıydı?
Çooook haklıydı. Bu kadar mı değersiz insanımız, vatandaşımız, canımız, çocuğumuz, çoluğumuz… Şanslı azınlık içinde doğmamıştı. Belki biraz dış mahallede yaşamıştı ama olsun, O da İstanbul vatandaşıydı, genciydi, öğrencisiydi... O dış mahalleler var ya! Kendini değersiz hissettiren…  Ne okulu okula benzeyen, ne semti semte, ne camisi camiye.. ne köy, ne mahalle…  İşte buralıydı.
Başbakanım R.T. Erdoğan, “çılgın projeler” le İstanbul’un sınırlarını zorlarken, buraları hiç mi görmüyor? Karadeniz Mahallesi, Paşa Çayırı Mevkii, benim bugün gördüğüm! Benzer pek çok mahalle ve sokak var. Yani varoşlar! Belki de burası varoşların en medenisi…
Ağabeyim hep derdi ki; “Sen İstanbul’u Gayrettepe, Levent, Nişantaşı’ndan ibaret sanıyorsun”
Bugün kafama kazındı, çakıldı. Tabii ki, yıllarca muhabirlik yapmış bir kişi olarak pek çok semti, mahalleyi gezdim, gördüm. İşim gereği günde en az 10 gazete okuyorum. Tabii ki biliyorum Türkiye’nin halini… İstanbul’un halini… Ama son yıllarda hayatı Gayrettepe, Nişantaşı, Levent civarında geçen şanslı bir avuç azınlıktan biri olarak, gözümden ırak olmuş buralar…
Bugün benim canım yanınca yeniden farkettim!
Dış basında “Çılgın Proje” ile ilgili yorumlar vardı. The Daily Mail’de Jean Grancois Perousu diyor ki: “Kentin ayakta kalması için çevre ve sosyal adaletten kaynaklanan sorunlara çözüm getirilmesi gerekiyor.”
Evet, bir gün bu mahallelerde yaşayan ve alıp başını gitmeyen çocuklar, sosyal adalet isteyecekler! Yalnız kalmamak için park, bahçe, spor salonu isteyecekler…
Elçiye zeval olmaz, benden söylemesi!
 Melek Elitok

28 Nisan 2011 Perşembe

Çılgın Proje’yi protesto ediyorum!

Yeter! İstanbul’un katline son verilmeli. Zaten ne tarihi, ne kültür mozaiği, ne güzelliği kaldı… Evden çıkıp ofise gidene kadar- Gayrettepe, Levent arasında- iş kuleleri, alışveriş merkezleri, yapımı devam ederek içimi acıtan, Gök kafesi bile gölgede bırakan devasa Zorlu Center’ı, günün her saati yoğun olan trafiği yaşadıkça ölüp ölüp diriliyorum. Bazen sabah erkenden, bazen öğle aralarında kaçarak, bir apartman dairesine sıkışmış da olsa, en azından hocalarımla huzur bulduğum yoga merkezime gidiyorum. Yogamı yapıp, ruhumu, zihnimi, bedenimi rahatlatmaya çalışıyorum.
Ama ne mümkün! Sabahın körü bütün vücudumu esnetip enerji depolamışım. Ofise gelip gazeteyi açınca “çılgın proje” beni çıldırtıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın seçim öncesi açıkladığı, hatta daha önce ortaya atılmış bir proje olduğu iddia edilen "İstanbul için Çılgın Proje"yi "İs-te-mi-yo-ruuuuuuuuuum.!" Bu şehre artık bir çivi çakılmasını istemiyorum. Bu ülkenin vatandaşı, bu şehrin insanı olarak “istememe” hakkımı kullanıyorum. 
“Hah! Sana mı soracaklar!” demeyin! Sandık başında soracaklar…
En çok da Çatalca gidiyor elimizden, ona üzülüyorum. Annem ve babamın bir oda, bir bahçe küçük bir evi var Çatalca’nın Ova Yenicesi’nde… Her yer tarım arazisi orada. Değerleniyormuş, tarlaların fiyatları artıyormuş… İstemiyoruz kardeşim! Biz değerlensin istemiyoruz. Bahçemizde nefes almak istiyoruz, toprağımızdan domates yemek istiyoruz.  Akbabalar saldırmış oralara, arazi toplamaya başlamışlar…
Yağma başlamış yani! Şehirleşiyoruz, modernleşiyoruz,küreselleşiyoruz....   
Hayır; gemi trafiği hiç de azalmayacak. Tanker felaketi, boğaz sayısı ikiye çıkınca katlanacak, deniz ve kara trafiği bütün kenti saracak. –Cumartesi, Pazar Çatalca trafiğini biz biliriz-. Boğaz ekolojisi bozulacak. Kent boğuldukça boğulacak. Rant kavgası sosyal patlamalara neden olacak!

Bu yüzden; destur! Diyorum.
Melek Elitok